Süt

Süt

661
0
PAYLAŞ
Zamanın Taşraya Yolculuğu

Süt

Bir şiirle bir kirli çizmenin arasında kalmak…

Yusuf, “Yumurta”da, doğduğu topraklara dönerek geçmişiyle arasındaki sorunları çözüyor ve kendini doğup büyüdüğü evinde anlamlandırıyordu. Bu kez ise Yusuf’un evinden neden uzaklaştığına, onun toplumla bütünleşme çabalarına ve annesiyle arasındaki özel ilişkiye tanık oluyoruz. “Yumurta”da olduğu gibi Semih Kaplanoğlu bir kez daha çok duru bir anlatımla, evreni sadece insanlarla değil doğayla ve nesnelerle bir bütünlük içinde gösteriyor. Kaplanoğlu’nun puslu ve buğulu kareleri bu sefer filmin tamamına nüfuz ediyor ve karakterinin korku ve umut içinde gidip gelen ruh hâlini resmetmede bizlere yardımcı oluyor.

“Yumurta” biraz da Yusuf’un kayıtsızlığından dolayı çok sakin bir şekilde ilerliyordu. Biz her şeyi yavaş yavaş keşfederken, Yusuf’un herkese ve her şeye karşı takındığı aşinalık durumu filmin gerilimini azaltıyordu. Oysa “Süt”te bir ergenin yeni bir başlangıç yaparken hissettiği korku ve umudu bizler de hissediyoruz. Yusuf bir yandan kendini anlamlandırmak ve kendi varoluşunu başkalarının gözünde de kanıtlamak için şiirler yazıyor. Bu onun hem varoluşu hem de taşradan çıkış umudu. Bunu yaparken de her sanatçı gibi toplumun genel kurallarının dışına çıkarak kendi varoluşunu yaşadığı evrenle anlamlandırıyor. Ama bir yandan da karşı koyması çok zor olan hayatın gerçekleri var. Annesinin Yusuf’a dediği gibi, havaya bakmakla, toprağa bakmakla, kitap okumakla evin masrafları karşılanmıyor. İşte Yusuf’un ve Yusuf gibi daha nice gencin sıkıntısı da bu noktada başlıyor. “Süt” tam olarak bireylerin yaşadığı bu ikilemin merkezine oturuyor ve karakterini bu sorunsal üzerinden yakaladığı çarpıcı bakış açısıyla tanıtıyor. Yusuf bize kendini anlatmıyor. Yusuf’un soluduğu hava, uzandığı toprak, gölgesinde kitap okuduğu ağaç, bindiği motosiklet, yaktığı sigara, karşılaştığı insanlarla olan temasları bize Yusuf’u anlatıyor. Yusuf bir karakterden öteye geçerek, aynı zamanda içimize sinen ve bizimle bütünleşen bir yaşam formuna dönüşüyor.

Taşranın sürekli kendini tekrarlayan döngüsü içinde Yusuf’un annesi ile olan özel ilişkisi de hem üçlemenin doğası gereği hem de “Süt”ün kendi yapısı gereği özellikle üzerinde durulması gereken bir mesele. Dul olan annesi, Yusuf’a bir anlamda hem analık hem de babalık ediyor. O yüzden Yusuf’un gözünde değeri daha da büyüyor. O hem hayatın başlangıcının hem de hayatın devamının sağlayıcısı. Aynı zamanda düzen, otorite ve namus gibi önemli kavramları da üzerinde taşıyor. Bu yüzden, annenin yeni bir adamla evlenecek olması Yusuf’un hayatını da geri dönüşü olmayacak bir biçimde değiştiriyor. Yusuf’un annesine yüklediği anlamlar önemlerini kaybederken, en önemli değişim ise Yusuf’un kendi aidiyetinde yaşadığı karmaşa oluyor. Annesinin yanında varolan Yusuf artık annesinin evinde kendine yer olmadığının ve annesiyle arasına birinin girdiğinin de farkına varıyor.

O güne kadar belki de annesinin hiç kendinden başka, kendine özel bir hayatı olabileceğini düşünmeyen Yusuf için bu değişim belirleyici bir rol oynuyor. Kapalı bir toplum yapısı içindeki taşraya sıkışmış, içini dökebileceği ve derdini anlatabileceği kimi kimsesi olmayan Yusuf büyümenin getirdiği sorumluluklarla yüzleşmek zorunda kalıyor. Yılan, bir anlamda yetişkinliğe geçişin bir sembolü olurken – kuşkusuz taşıdığı anlamlardan sadece biri bu -Yusuf umut ve korku arasında gidip gelen ürkek bakışlarla yeni hayatını kabulleniyor. Yeni bir başlangıç yapmaya razı oluyor ama bir yandan da annesiyle arasında anlamlandıramadığı ve fazla sorgulamaya da cesaret edemediği bir boşluk bırakıyor. Daha sonra karşılaşacağı kızlarla olan temaslarında da Yusuf hep o boşluktan dolayı kendini geri çekme zorunluluğu hissediyor. “Yumurta”nın elinde şarap şişesiyle içeri giren, güzel ve atak kızıyla olan münasebetindeki gibi, kızlarla olan münasebetleri hep soğuk ve mesafeli oluyor.

Yusuf’un toplumla olan ilişkisi de aslında annesiyle olan ilişkisine benziyor. Ataerkil ve modern arasında sıkışmış bir toplumsal yapı içinde Yusuf da bu karmaşanın uçlarında gidip geliyor. Doğup büyüdüğü yer dolayısıyla ataerkil yapıya hiç yabancı olmayan Yusuf’un “Yumurta” filminde İstanbul’daki yaşamına baktığımızdaysa her şeyden ve herkesten uzak, hayatı oluruna bırakmış, vurdumduymaz ve huzursuz bir karaktere büründüğünü görüyoruz. Yusuf’un İstanbul’daki yaşamı bizlere modernitenin alegorik eleştirisini sunarken, Tire’deki yaşamı ise ataerkil düzenin insanı nasıl sıkıştırdığını gösteriyor. “Yumurta”da Yusuf bu karmaşadan sıyrılmak ve huzuru bulmak için isteksiz de olsa doğup büyüdüğü topraklarda bir içsel yolculuğa çıkarken, “Süt”te nedensizce ve kendiliğinden kafasını annesinin göğsüne yaslıyor ve reddi ve kabulü tek bir karede bizlere ifade ediyor.

Evet, Yusuf büyüyor ve yeniyetmelikten yetişkinliğe doğru bir geçiş yapıyor ama bu yaşanırken bunu tam olarak nasıl yapacağını da bilmiyor. Semih Kaplanoğlu filme ismini de veren sütü metaforik anlamıyla kullanarak bu geçişi görselleştiriyor. Düzenli olarak evlere gidip süt satan Yusuf askerlik muayenesi dönüşünde artık kimsenin süt istemediğini görüyor. Ana sütünden kesilmeyi ve bir anlamda bağımsızlığı ilk kazanışı temsil eden bu sahne artık Yusuf’un geri dönüşü olmayan bir değişim içine girdiğini de gösteriyor. Yusuf böylece yeni bir başlangıcın gerekliliğini kavrıyor ama yeniyetmelikten yetişkinliğe doğru geçişin nasıl olacağı konusunda kafasında pek çok soru var. Bu süreç bir ucuyla sıkıcı taşradan çıkışın kapısını aralıyor, bir ucuyla da kimsesiz, yalnız başına kalışın ve bilinmezliğin de tedirginliğini taşıyor. Filmin bütününe sinen bu bilinmezlikten beslenen tedirginlik hissi bir anlamda ataerkil ve modernite arasındaki çatışma alanını da yansıtıyor. Artık ana sütüne gereksinimi olmayan ve kendi ayakları üzerinde durabilen herkes gibi Yusuf’un da kendi başına ayakta durması, bir işte çalışması, bir kız arkadaşı olması ve bir yuva kurması beklentisi kimse tarafından dillendirilmese de toplumun genel görüsü olarak her zaman gölgesini hissettiriyor. Yusuf şair olma hayalleriyle “adam olma” gerçeğinin ortasında sıkışıp kalıveriyor. Bir yanda bir şiir dergisinde yayınlanmış tek bir şiir, öte yanda arkadaşını derin bir korku, hüzün ve tiksintiyle süzdüğü sahnedeki ekrana gelen sarı kask, kirli üst baş, çamurlu çizmeler ve tekdüze bir iş… Yusuf yeni bir başlangıç yapması gerektiğini biliyor ama iki seçenek arasında sıkışıp kalıyor.

“Süt” bizlere taşrada yaşayan bir gencin yetişkinliğe geçişinin sıkıntılı, korku dolu ve karmaşık öyküsünü anlatıyor. Taşradaki yaşamın sıkışmışlığıyla modern yaşamın bunalımını buluşturarak kaçışın da tek çözüm olmadığını gösteriyor. Gençlik düşleriyle hayatın gerçeklerini çarpıştırarak hepimizin hayatında bir biçimde yaşadığı varoluşsal sorunlara değinide bulunuyor. Başta süt ve yılan olmak üzere çeşitli metaforlar aracılığıyla hikâyesini görünür gerçeklikten sıyıran yönetmen, aynı zamanda durağan kareleriyle de zamanın geçişini ve bu geçişin karakterler üzerindeki etkilerini daha belirgin kılmayı başarıyor. “Yumurta”da evi arayan Yusuf “Süt”te evden uzaklaşırken, bizler de Yusuf’un “Yumurta”daki yabancılığını daha iyi anlıyoruz. “Yumurta”da kabulün kayıtsızlığını hissederken, bu sefer iki arada bir derede kalmanın getirdiği rahatsızlığa ortak oluyoruz. Bir şiirle bir kirli çizmenin arasında kalakalıyoruz.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleM
Sonraki makaleGölgesizler
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK