Korkuyorum Anne

Korkuyorum Anne

1248
0
PAYLAŞ


Sıcakkanlı ve yardımsever oluşumuz, komşuluk ilişkilerimiz, kendimiz dışında çevremize ve diğer canlılara da sahip çıkışımız ve hayatın değerini bilişimiz geçmişimizden aldığımız ve bununla da övünmekte haklı olduğumuz niteliklerimizin başında gelir belki de… Biraz Osmanlı’nın egemen kültüründen biraz da geç kalınmış sanayileşme nedeniyle insanımızın geç tanıştığı yabancılaşmadan olsa gerek bu niteliklerimizi pek çok ülkeye nazaran uzun süre korumayı başarmıştık. Ardı arkası kesilmeyen savaşlar, yenilgiler, zaferler, gelişmeler, gelişme kisvesi altında yapılan yenilikler derken bizde de etkileri görüldü, sanayileşmenin ve yabancılaşmanın. Sonra pek az şey kaldı el değmedik. 20.yüzyıl insanı yerini makinelere bırakırken, dünyanın pek çok köşesinde fırtınalar koparken biz hala İstanbul’da asma bahçelerde çay sefaları, adalarda faytonlu gezintiler, mahalle aralarında çocuk kovalamacalarla vakit geçirebiliyorduk. Belki güzel zamanlardı, ama bize çok azı miras kaldı. Sözlerin senet olduğu, bakmanın görmekle eşdeğer olduğu o şeffaflığın korunduğu zamanlara yetişemedik. Geç sanayileşmenin getirdiği açlık ve kapitalizmin sivri dişlerinin açtığı yaraların döneminde büyüdük bizler. Cervantes’in Don Kişot’unu ilkokulda, yarıyıl tatilinde “yayılmasınlar” diye ödev verdiklerinde fark edemedik durumun vehametini. Don Kişot’u bir çocuk romanı gibi okuyup geçtik. Ne Sancho Panza’dan ne de Rocinante’den haberimiz yoktu. Hepsi birer isimdi, okunup ve tüketilip geçilen. Kim bilebilirdi ki, ödev diye verilip tüketilen kitaplar gibi, insan hayatının da tüketilip bir kenara atıldığını… Oysa bize Martin Luther’i de bir kahraman olarak belletmişlerdi, o kalabalık sınıflarda. Kilisenin devlete bağlanmasında öncü rol oynayan King’in aslında devletin monarşisini mutlaklaştırdığını, sahi, neden kimse söylemedi. Her şeyi formüle ederek ezberleten bir sistemin şuursuz militanlarıydık o günlerde. Öğrendiklerimizi değerlendiremeyecek kadar toyduk. Sonraları büyüdük, ama uyutulduk. Uyandık, ama çalışmaya zorlandık. Zorlamalardan kafayı kaldırdık, ama pek çok şeyin yitip gittiğine tanık olduk. Lamartine, Flaubert, Pierre Loti, Hemingway, Troçki, Simeonon ve daha pek çok edebiyatçının uğruna şiirler ve yazılar yazdığı kentimizi tanıyamaz olduk. Kitaplarda okuduğumuz insanlarla, yaşadığımız ve içinde bulunduğumuz semtin insanları farklıydı. Lamartine’in “Orada, Tanrı ve insan, doğa ve sanat hep birlikte, yeryüzünde öylesine mükemmel bir yer yarattılar ki, görülmeğe değer.” diye anlattığı kent artık benim yaşadığım kent değildi. Benim yaşadığım kent; Adorno’nun bahsettiği “kültür endüstrisinin” şekillendirdiği ve oryantalist şehirlerin şahı oldu çıktı. Meydanlarında her türlü sahte malın aymazca sergilendiği, hoşgörünün yerini kindarlığa bıraktığı, insanın kendinden başka hiçbir canlıyı düşünmediği, mozaik kültürün yerini faşizme ve linç kültürüne bıraktığı, modanın ve ucuzluğun şehri oldu.

Şehir değişirken insanların alışkanlıklarını da değiştirdi. Giysilerimiz değişti, yiyeceklerimiz değişti, buluşma noktalarımız değişti. Dinlediklerimiz, izlediklerimiz ve okuduklarımız değişti. Şehir ve insandaki değişim toplumsal yapıyı da değiştirdi. Birey olarak kalabilmektense, topluma uyum sağlayan, bir toplumsal grubun üyesi olarak kabul görebilecek, ortak beğenilere sahip ortanca bir insan olma ideali yaygınlaştı. Yaratıcılığını bir kenara bırakan, özgünlüğünü yitirmiş, hatalar yapmaktan çekinen ve araştırmak yerine hazıra konmayı seçen bu günümüz insanı, grup yaşantısında kendini güven içinde hissetti. Çarpıtılmış beğenisi ve uçlarda gezinen eğlence anlayışıyla kendi kendine toplumda yer edinen bireylerin türediği bir ortamda, toplumsal yapıda standartlaşarak grotesk bir kültüre teslim oldu. Aslında teslimiyet dememek lazım, ortada bir teslim oluş yok. Hala direnen ve kendi gibi olmayı her şeyin üstünde tutan, kendini ve yaşadığı dünyayı tanımaya gayretli kitleler de var. Fakat grotesk bir kültürün egemen kültür diye türediği de bir gerçek. Televizyonlarda, yazılı medyada ve dahası insanlar arasında kulaktan kulağa yayılan bu kaba saba, bel altına vurmaktan çekinmeyen, çirkin ve saldırgan kültürün etkileri gün geçtikçe de artıyor.

İşte tam da böylesi bir zamanda, Reha Erdem’in çıkıp bizi o eski cıvıl cıvıl İstanbul’a götürmesi ve bizi “insan” denen o bilinmezliklerle örülü canlının aslında hiç ölmeyeceğini hatırlatması önem kazanıyor. İstanbul gibi eski kimliğinden çok uzak, uğradığı tecavüzlerden sonra kendine bir türlü gelememiş, yağmanın ve bölünmenin hegemonyası altındaki bir kenti öylesine güzel resmediyor ki… Bir an olsun Lamartine’in dizelerinde andığı o güzel ve yaşanacak kenti görür gibi oluyoruz. Dar sokakların, kimsesiz ve tenha mahallerinin, kirli, toz toprak içinde kalmış, çarpık yapılaşmanın denekleri olmuş yerleşkelerin içine Reha Erdem’in kamerası öyle bir hayat veriyor ki… Bütün o yapılar ve insanlar yeniden canlanıyor. İnsanı ve yaşamayı yeniden öğrettiği gibi, yaşamın da farkına varmamızı sağlıyor. Gülüyorum, ağlıyorum, belim ağrıyor, seviyorum, kendime güveniyorum, korkuyorum, kaçıyorum, özlüyorum. Korkuyorum Anne’den bir satır arası bu. Hayata dair, insan olmaya dair… Aslında ne çok şeyi kaçırıyoruz, ya da yaşasak da günlük hayatın karmaşası içinde bu önemli anları fark etmeden geçiyoruz. Oysa Korkuyorum Anne’de bütün bu anlar unutulmaz kompozisyonlarla adeta kutsanıyor. İnsan olmak, böylesine güzel bir şehirde yaşamak belki de hiç olmadığımız kadar mutluluk veriyor. Bir an için Ali’nin unutkanlığı gibi biz de İstanbul’un bütün kirini ve pasını unutmak, Ümit’in el değmemiş umutlarına sahip olmak ve İpek’in denize bakarak mutlu olması kadar kolay mutlu olabilmek istiyoruz. Kentin masalsı ihtişamının arkasında gizlenen çocuksu haylazlığını ve enerjisini hissetmek ve kaybetmeye yüz tuttuğumuz o eski günlerin insanlarını yeniden tanımak için Reha Erdem önümüze yeni bir imkan sunuyor. İnsanlar ikiye ayrılır: Eğri basanlar doğru basanlar… diyerek hikayesine başlayan, yurdum insanını anlatan diyalog ve mizansenlerle masalını süsleyen Erdem, insanı; kendi insanı aracılığıyla anlamayı ve anlatmayı da ihmal etmiyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleHappy-Go-Lucky
Sonraki makaleSis ve Gece
Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK