The International

The International

441
0
PAYLAŞ

The International
Run Lola Run sonrası İngilizce çektiği hemen her filminde bir şeylerin eksikliğini hissettiğim Tom Tykwer, haliyle uluslararası arenada ismi sıkça duyulmaya başlanan bir yönetmen oldu. The International’ın başına getirilmesi de bunun işaretlerinden birisi. Zamanlaması, tekniği, kurgusu, görsel estetiği derken, içerik sahibi pahalı aksiyon / maceralar için de bu filmden sonra artık yapımcıların seçenekleri arasına daha sık girecektir. Genelde her şeyi kitabına göre uygulamaya çalışan bir yönetim şekli olduğu söylenebilir. Hem teknik, hem de oyuncu yönünden oldukça zengin malzeme ile çektiği The International, içerdiği birkaç dürüst mesajı ve müzede geçen uzun çatışma sahnesinin başarılı stratejisi dışında akılda fazla bir şey bırakmayan vasat bir film bana göre.

Alınan bir istihbarat üzerine organize suçlarla ilişkili paraların aklanmasında tercih edilmeye başlanan Lüksemburg merkezli Uluslararası İş ve Kredi Bankası’nın Manhattan şubesini takibe alan, 2 yıllık bir çalışma sonucu epey yol kateden Amerikan resmi makamları, Elenaor Whitman ve Louis Salinger önderliğinde bankanın foyasını meydana çıkarmaya uğraşıyorlar. Banka uluslararası olunca haliyle karmaşık gibi görünen iş, çıkar, gelir, gider ilişkilerini Avrupa turuna çıkmış bir vaziyette izliyoruz. Yılmaz ajan Salinger’ın ısrarlı tutumu ve bankanın İtalyan mafyasını karşısına alacak yanlış hamlesiyle banka için çember daralmaya başlıyor. Tabi bu arada, ajanlardan, savcılardan, politikacılardan, bankacılardan ve ex-komünist kapitalistlerden özlü laflar duyuyoruz: “Bankaların amacı savaşları değil, savaşların sebep olduğu borçları kontrol etmektir. Borçları kontrol eden her şeyi kontrol eder”, açıklaması galiba bunlardan en çarpıcı olanıydı. Tabii böylesi son dönem politik mesaj kaygısı taşıyan, aslında pek çok yanıyla aksiyon tribünlerine oynayan filmlerin bu mesajları hep boşlukta asılı kalıyor. Sonrasında mantık hatalarıyla veya anlayamayacağımız derecede emir / komuta safsatalarıyla dolu bir polisiyeye fit olmak durumunda kalıyoruz. Sözünü ettiğim müze sahnesi buna bir örnek.

Film için harap edilmek üzere bir bölümü başka bir mekânda yeniden inşa edilen Guggenheim müzesinde geçen bölüm, bütün bir filme katkısı tartışılır, fakat kendi içinde çok ince ayrıntılar barındıran iyi çekilmiş bir aksiyon sahnesiydi gerçekten. Birçok filmde buna benzer şiddetli çatışmalar olurken “polis nerede” sorusu kafaya takılır. Bazı sahnelerde bunu takmak, o sahnenin selâmeti açısından pek doğru değildir. Zira esas espiri polisin orada olmamasından veya oraya gelmemekle o dinamizmi bıçak gibi kesemeyecek olmasından kaynaklanır. Burada da öyle bir dinamizm var. Oysa Guggenheim gibi bir müzenin ters döndüğü, mühimmatın su gibi aktığı çatır çatır bir çatışma dakikalarca sürerken ister istemez “polis nerede” sorusu takılabiliyor. Çünkü film boyunca bir telefonla ulaşılan bakanlıklar, Interpol araştırmaları, polis ablukasından kıl çeker gibi çekip çıkarılan ajanlara boğulunca, böyle bir beklenti kendiliğinden oluşuyor.

İlk senaryosunu yazan Eric Singer, ne yazık ki popüler formüllerin dışına çıkamıyor. Yaptığı olumlu tespitler de, konuşulduğu masa başında kalıyor. Çünkü onların bazılarını hayata geçirmektense, Amerikalı ajanların suç mahalline bir bakışta iki suikastçi olduğunu anlayabilecek süper güçleri olduğunu, böyle uluslararası çapta bir banka / mafyanın sadece Amerikan imkânları, zekâsı, iknâsı ile çökertilebileceğini savunmak yolunda ilerliyor. Tom Tykwer sahiden iyi bir yönetmen. Ama bence en iyi filmi hâlâ Run Lola Run… The International onun yeteneklerini sergilemesi yönünden (müze sahnesi dışarıda tutularak) türlü olanaklar sunan bir yapım değil. “Uluslararası” denince yöresel mimari veya bir tek halk oyunları ekibinin eksik olduğu İstanbul’da geçen sahnelerde olduğu gibi turistik motifler üzerine yoğunlaşması, filmi görsel anlamda cilalıyor. Fakat o da hiçbir yerde görmediğimiz türden bir görsellik değil.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleGaspar Noe Röportajı
Sonraki makaleAvrupa Sineması Antoloji -1-
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK