The Boat That Rocked

The Boat That Rocked

442
1
PAYLAŞ

boatthatrocked-tsrposter-full

Lütfen biri bu filmi yeniden çeksin!

“1966’da İngiliz Rock & Roll’u altın çağını yaşıyordu. Ama BBC radyosu günde en fazla 45 dakika pop müzik yayını yapıyordu. Neyse ki korsan radyo istasyonları Kuzey Denizi’nde demir almışlardı. Günün 24 saati rock ve pop müzik çalıyorlardı ve 25 milyon insan ki İngiltere nüfusunun yarısı her gün korsanları dinliyordu.”

Bu harika konuyu ilk öğrendiğimde aklıma gelenlerden biri de 1987 tarihli Mitch Markowitz, Barry Levinson, Robin Williams harikası Good Morning Vietnam filmi oldu. Birçok yönden birbirine benzeyen yönleri olabileceği gibi, belki de 2000’li yılların Good Morning Vietnam’ı olabilecek potansiyele sahip bir filmdi. Öyle olmasa bile kendi döneminin The Boat That Rocked’ı olması bile yeterliydi. Böyle bir seviye umduğum The Boat That Rocked, ne yazık ki birçok yönden bunu karşılamakta zorlanan bir film bana göre. Sözü edilen seviye beklentisi bu filmi değerlendirme yönünde adil durmasa da, konu ve işleyiş olarak müzik üzerinden 60’lı yıllar düşünüldüğünde sansür kavramına getirilecek eleştirinin, ciddiyetini de muhafaza edebilen komedi kalıplarıyla ele alınacak olması bu bağlamda ister istemez birtakım seyirci beklentilerini ve filtrelerini de devreye sokabiliyor.

The Boat That Rocked; Four Weddings and A Funeral, Notting Hill, Bridget Jones’s Diary, Love Actually ile hafızalarda iz bırakan romantik komedileri yazmış, bunlardan Love Actually’yi de ilk denemesi olarak yönetmiş olan Yeni Zelanda asıllı Richard Curtis’in elinden çıkma bir dönem filmi. Bu kalıplardan biraz uzak görünen yazıp yönettiği bu ikinci filmine dışarıdan ve içeriden ayrı ayrı bakmak gerekiyor. Vitrinine dönemin kılık kıyafet, saç baş ve en mühimi müzik gereklerini kusursuza yakın biçimde yerleştirmiş bir film denebilir The Boat That Rocked için. Vitrinin cazibesi, mağazaya girildiğinde de kendini gösteriyor. Bill Nighy, Rhys Ifans, Kenneth Branagh, Nick Frost, Ralph Brown, Jack Davenport gibi usta İngiliz aktörleri, Amerika’yı temsilen Philip Seymour Hoffman unsurunu, beğenilen İngiliz dizisi The IT Crowd oyuncularından Chris O’Dowd ve Katherine Parkinson’u, kısa rollerle filme konuk olan Emma Thompson ve January Jones’u bir arada görmek gerçekten heyecan verici. Bunun yanında The Count, Midnight Mark, Gavin Kavanagh, The Dawn Treader, Doctor Dave, Simple Simon gibi karizması yüksek DJ tiplemeleri filmi ekstra çekici hale getiren etkenler. Bu kadar zengin bir oyuncu / karakter kadrosu olunca, film içinde birçoğuna ait özel bölümleri ufak skeçler şeklinde serpiştirme ihtiyacı beliriyor. Bana göre bu noktada filmin ciddi arızaları mevcut.

Tasarlanan bazı skeçlerin filmden ve ana temadan tamamen kopuk yanları bulunmakta. Elbette filmin her anında Kuzey Denizi’nden yayın yapan korsan radyomuzun sisteme karşı duran özgürlükçü yanından veya DJ’lerin sansüre karşı gerilla tavrından dem vurulması beklenmiyor. Bu kadar renkli karakter yelpazesine sahip olmasından dolayı, bir gemi dolusu müzik âşığının geri kafalı İngiliz hükümetinin gayretlerine rağmen hayranlarını arttırmaya devam etmesinden başka, o karakterlerin kendileri ve birbirleriyle olan ilişkilerinde de ayakları yere daha sağlam basan küçük hikâyeler umuluyor. Hatta bu hikâyeler istense filmin olduğunu iddia ettiği sistem/sansür karşıtı duruşuna didaktikleşmeden önemli katkılarda bulunabilir diye düşünülüyor. Oysa film, ne yazık ki Carl’ın bekâretini yitirme çabalarını American Pie ucuzluğunda uzattıkça uzattığı, Gavin ve The Count’ın geminin tepesine çıkarak birbirlerine meydan okudukları, Simple Simon’ın bekârlığa veda öncesinde eğlendikleri ikinci sınıf müzikalleri andıran sahnelerle ve güvertede fazla “İngiliz” espiriler eşliğinde ettikleri sohbetlerle sürekli zaman ve kan kaybediyor. Karada ise onlar için en büyük tehdit unsuru olması gereken Sir Alistair Dormandy’nin fazla “karikatür” oluşu da başka bir mesele.

Richard Curtis, yazıp yönettiği Love Actually’de komedi ve romantizmi çok iyi birleştirmiş, karikatürize hale getirilmiş karakterlerin bile o romantizm içinde kendilerine yer bulabildiği bir denge sağlamıştı. Halbuki bu filmde karikatürize edilmiş olan, sonuna kadar öyle olmaya mahkum edilmiş neredeyse. Romantizm dozu ve ana gâyesi Love Actually’den farklı olsa da, böylesine malzemesi bol bir başka konunun imkânlarını tam kapasiteyle kullanamıyor. Radyo yayınları esnasında çeşitli kesimlerden dinleyicileri bazen ekranı bölerek gösterdiği enfes sahneleri, bazıları çizgi film kahramanı gibi cıvıl cıvıl kadrosunun yetenekleri, dönemin retro dokusunu cilâlayan kostüm/makyaj işçiliği ve tabiî harika müzikleriyle bu eksikliklerinin üzerini örtmüş gibi göründüğünden, hafif komedileri seven kitleye kendini sevdirecektir. Hatta alttan alta zekice espriler, tespitler, göndermeler yapabilecek potansiyelde olduğunu da hissettirmiyor değil. Fakat filmin bu konu ve malzemeyle şu halini gördükten sonra kendi kendime sormadan duramadım: Neden sırf komedi?

Şu sıralarda MySpace ve Last FM’in kapatılmasıyla bizi olduğu kadar, daha farklı boyutlarda tüm dünyayı ilgilendiren sansür sorununa karşı korsanın doldurduğu önemli boşluğu irdeleyen bir film için büyük umutlar beslenmesi doğal. Söyleyemediklerimizi veya söylemekte yetersiz kaldıklarımızı popüler platformlarda dile getirme işlevine soyunan yapımlar, bir yanlarıyla kara mizahtan türeyen veya türemeyen komedi etiketi taşısalar dahi, dramatik hassasiyetteki noktalara dokunmayı, iğnelemeyi, eleştirmeyi unuturlar ya da çok gerilere atarlarsa ciddiye alınmaları tehlikeye düşebilir. Her zaman şaka yapan birinin bir süre sonra samimi ve ciddi bulunmamasına benzer bir durumla karşılaşabilirler. The Boat That Rocked, bence bu anlamda kendine biçtiği “komedi” rütbesine rağmen hiç komik olmadığı gibi, karizmaları gayet iyi yedirilmiş karakterlerin fazla komikleştirilmeye çalışılmasıyla, sansüre karşı özgürlüğün sembolü haline gelmiş bir geminin sansür karşıtı kahramanları olarak benimsenmelerini de güçleştiren bir senaryoya sahip. “Hükümet olmanın en güzel yanı, bir şeyi beğenmezseniz, kolayca onu yasadışı yapacak yeni bir yasa çıkarabilirsiniz” gibi gösterişli cümleler filme bol geliyor, biraz da ıkınarak atılan özgürlük çığlıkları cılızlaşıyor.

İşte bu sebeplerden dolayı The Boat That Rocked’ın dengesi sağlanmış daha güçlü bir senaryoyla tekrar çekilmesini dilerdim. Yönetimdeki becerilerine rağmen Richard Curtis’in senaryosu, filmin birçoğu dış görünüşe ait güçlü özelliklerinin yanında tâkatsiz, eksik ve ciddiyetsiz. Bence bu film, müziğe olan tutkusu bilinen, senaryosuyla Oscar kazandığı Almost Famous ile yazı boyunca sürekli dile getirmeye çalıştığım o dengeyi kurabilmiş Cameron Crowe’un kalemiydi tam da. Benzer işlere imza atmış başka orijinal senaristler de var tabiî. Böyle bir filmde dramatik unsurlar bu derece törpülenmemeli veya hiçe sayılmamalı. Belki bu manada kıvamı tutturulmuş tek küçük hikâye, Carl’ın radyo personelinden biri olduğunu öğrendiği babasını arayışındaki kısa giriş, gelişme ve müziği de içine katarak çok şık bir mizahla bitirilmiş sonuç eksenine sahip olandı. Filmin ana finalinden bahsetmiyorum. Zaten orada da hissettiğim tatminsizlik, filmin genelinden farklı değil. Keşke film de 37 şarkılık enfes soundtrack albümü gibi sürekli özleyip yeniden dönmek istediğim bir özgünlüğe sahip olsaydı.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleThe Misfortunates
Sonraki makaleFilm Socialisme
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

1 YORUM

  1. eski bir radyocu olarak filmi sevmiştim… çok şey beklemeden, iyi müzikler dinleyeceğin bir seyirlik… ben de yazmıştım, ilgilenirsen…<br /><br />göksel

BİR CEVAP BIRAK