I’ve Loved You So Long

I’ve Loved You So Long

541
0
PAYLAŞ

i-love-you-so-long
Aslen Lyon Üniversitesi’nde edebiyat profesörü olan Philippe Claudel’in yönettiği ilk film olma özelliği taşıyan I’ve Loved You So Long, 15 yıl hapis yattıktan sonra yıllardır görmediği kızkardeşi Léa ve ailesinin yanına yerleşen Juliette’in dramını sessiz, sakin ama dramatik sınırlar dahilinde alttan alta gerilim yaratan biçimde yansıtan bir yapım. Bir edebiyatçının bir sinemacıya dönüşümü esnasında uğrayabileceği durakları ve referansları gösterme açısından olumlu özelliklere sahip film, genel olarak Philippe Claudel’in bu alana hiç de yabancı kalmadığını gösteriyor. Abartısız mekân ve plânlar, yine abartısız ve etkili oyunculuklarla bir araya gelince, olası eksiklikler ya da yokluklar göze batmıyor. Sözkonusu bir Fransız filmi olunca eksiklik ya da yokluktan kastın ne olduğu normalden biraz daha fazla tartışılır. Görecenin Fransızı, İngilizi, Amerikalısı olmadığından, türlü Fransız klişelerinin böylesi ciddi bir dramaya yediriliş biçimleri Claudel’in yönetmenlik yeteneğini sorgulatmıyor. Hatta çoğu kez hiç fark edilmiyor bile.

Tüm bu pozitif özelliklerine karşın filmin bende bıraktığı birtakım eksiklikleri anlamaya çalıştığımda ilk düşündüğüm, senaryonun bazı duygulara tam mânasıyla yetişemediği oldu. 15 yıl aradan sonra normal hayata dönüp, kendi iç sıkıntıları haricinde normal biçimde o hayata uyum sağlayan Juliette’in yüz ve mimiklerindeki hüznün vücut dilindeki minimallikle sağladığı denge hayranlık verici de olsa, bunu sadece Kristin Scott Thomas’ın son derece etkileyici doğallığına borçlu olması, yani senaryonun sadece teoride kalıp topu tamamen oyuncuya bırakması burada bir boşluk yaratmış. Gerçi bu sık başvurulan yöntemlerden biri sayılabilir. Oysa senaryonun biraz daha top peşinde koşması gerekirdi. Elinde hazırda Kristin Scott Thomas ve Elsa Zylberstein gibi iki çok iyi başrol varken, sözünü ettiğim ama henüz tam adını koyamadığım o boşluk dolabilirdi.

Claudel, başkarakteri Juliette’in hapis yatmasına neden olan gizemli geçmişine ait bilgileri azar azar vererek filmine olan ilgiyi canlı tutmaya çalışıyor. Filmin genel havası trajik bir olay sonucu bunların meydana geldiğini, ama Juliette’in her ne olursa olsun geçerli bir nedeni olduğu düşüncesini de seyirciye solutuyor. Fedakâr kızkardeş Léa, Juliette’e temkinli yaklaşan Luc, sağlık sorunu yüzünden konuşamayan, bütün gün kitap okuyan evin tonton dedesi Paul, evlat edinilen iki küçük Vietnam’lı kız, her ikisi de Juliette’e ilgi duyan Michel ve şartlı tahliye memuru Fauré (onun dramı da ayrıca çok etkileyici) ve ufak tefek başkalarından oluşan karakter yoğunluğu, ana hikâyenin ve Juliette’in yörüngesinde kendi ayakları üzerinde durabiliyorlar. Claudel’in onları basitçe boyutlandırabilme becerisi Juliette kadar bizi de rahatlatıcı etkiye sahip. Zira sonlara doğru Juliette’in geçmişindeki trajediyle güçlü biçimde yüzleşeceği beklentisinin yarattığı gerilim atmosferinde böyle bir rahatlığa ihtiyaç doğuyor.

O yüzleşme gerçekleştiğinde ise bir miktar hayalkırıklığı yaşanabiliyor. Juliette’in itiraflarının kasten finale saklanmışlığı yerine ya filmin muhtelif yerlerine gizemli flashbackler serpiştirilmesi ya da direk finale iyi tasarlanmış bir flashback konması bu trajediyi daha etkili kılabilirdi belki. Bu haliyle de o yürek yakan trajediyi kafalarda canlandırabiliyor ama bunu bence tamamen Kristin Scott Thomas’ın üstün oyunu sayesinde yapıyor. Üstelik işlediği suç hakkında yıllarca sessiz kalmasının mantıklı açıklamasının, o suçu işlemek zorunda kalma halinin kendisi olduğu fikri de pek sağlıklı görünmüyor bu sayede. Yine de oyuncuların başarısı farklı bakış açılarını besleyebilecek türden olunca, Juliette ve Léa’nın çocukluklarına ait anıların anlatıldığı bölümler örneğinde olduğu gibi bu tip eksik görünen parçalar yerini buluyor. Bu yüzden Kristin Scott Thomas ve Elsa Zylberstein’ın çok doğru seçimler olduğu, özellikle karşılıklı sahnelerinde çok doğal bir ahenk yakaladıkları hissediliyor. Böylece (iki oyuncunun performansları hariç) iddiasız ama olgun bir dram izlemek isteyenleri genel olarak memnun edecek bir “ilk film” ortaya çıkıyor.


Osman Danacı

odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleCenturion
Sonraki makaleBir Zamanlar Anadolu’da Filmi Oscar’ların da Favorisi
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK