Summer in the City

Summer in the City

536
0
PAYLAŞ



Homeros’un Odessa’sı kuşkusuz insanın yolculuğunun en nitelikli ve aynı zamanda da en fantastik örneklerinden biridir. İthaka’ya yapılan yolculuk Odessa’nın on yılını alır ama Odessa vatanına döndüğünde artık eski Odessa değildir. Çeşitli fantastik öğelerle süslenen yolculuktaki her engel aslında Odessa’yı içsel olarak da geliştiren bir fırsat olur. Homeros’un hikâyesindeki İthaka mitsel olarak her yolculuğun da varış noktasını oluşturur, fakat İthaka sadece varılacak bir yeri işaretlemekle kalmaz. Çağrıştırdığı anlamlar çok geniştir: Kimi zaman varılacak bir kenttir, kimi zaman içsel aydınlanma için gösterilen sözde hedeftir, kimi zaman da deneyim yoluyla yaşamı var etme kaygısının bir izdüşümüdür.

Her yolculuk bir içsel değişimi de kaçınılmaz kılar. Yolculuk boyunca aşılan engeller ve yaşanan deneyimler kişiye manevi olarak çeşitli kazanımlar getirir. Yol, her şeyden önce insanın kendini dinlemesine ve kendini bulmasına olanak sağlayan bir metafordur. Modern hayatın çıkmazları içine sıkışmış bireylerin özgürlüğe kaçış fırsatıdır. Bu da özünde, her yolculuğu belirsizlikler ve karşıtlıklarla dolu, paradoksal bir düzleme taşır. Çoğu zaman kaçılan ve uzaklaşılan yer aslında varış noktasıdır. Bu yüzden, Wim Wenders’in Paris, Texas’ta (1984) belirttiği gibi; kaçınılmaz olarak bütün yolculuklar başlığı yerde biter.

Bir Prototip Film Olarak Kentte Yaz

Wim Wenders’in pek çok filminde belirgin bir şekilde görebileceğimiz “hareket halinde olma” durumu, bir yolculuğun, bir arayışın, bir kimlik sorununun dışavurumudur. Bunu en iyi şekilde özetleyen film olmasa da, ilk belirtilerini fark edebileceğimiz film olması dolayısıyla yönetmenin ilk filmi Kentte Yaz bu açıdan bizlere önemli ipuçları verir. Filmde, hapishaneden yeni çıkan Hanns’ın peşine düşen kişilerden kaçışını izleriz. Film boyunca Hanns geçmişini geride bırakarak, yeni bir hayata başlamak için kendisini takip eden kişilerden kaçmak için amaçsızca kentte dolaşır. En sonunda Amsterdam’a uçar. Ama film, ne Hanns’la ne de yüzeydeki bütünsellikten yoksun bırakılmış kara film tarzı hikâyeyle ilgili değildir. Film, 1970’lerin başındaki Berlin ve Münih kentlerini, o dönemin genel atmosferini ve bir adamın (Hanns karakterinin arkasında yönetmenin) depresyonunu anlatır.

Hanns filmde Berlin ve Münih kentlerinde dolaşır, sürekli huzursuzdur, geçmişinden ısrarla kaçar. Gitmek istediği yer ise, Amsterdam üzerinden Amerika’dır. Bu noktada, Hanns karakteri yönetmen Wim Wenders’in o dönemki ruh halini de bizlere yansıtır. Geçmişini kabullenememenin getirdiği huzursuzluk, aidiyet eksikliği, kimlik bunalımı, Amerikan rüyasının cezbediciliği Hanns karakterinde vücut bulur. Hapishaneden çıktıktan sonra gece şehirde arabayla dolaşırken Hanns, eski gezdiği yerlerin değiştiğini, eskiden yaptığı şeylerin artık aynı duyguyu ona vermediğini, eski arkadaşlarıyla iletişiminin olmadığını fark eder. Yaşadığı kente yabancıdır. Hiç kimseyle ve hiçbir şeyle aidiyeti yoktur. Film, çoklukla bu kopuştan kaynaklanan melankoli duygusunu yansıtmayı amaçlar. Bu noktada, yönetmen Hanns karakterinin repliklerini bir dış ses aracılığıyla yansıtarak onun hikâyedeki aracı rolüne de gönderme yapar. Bu, aynı zamanda karakterin yaşadığı şehre ve ülkeye karşı olan yabancılığını seyircinin de daha güçlü bir şekilde duyumsamasına neden olur. Hanns içinde bulunduğu hikâyede bir yabancıyken, diğer yandan film de senkronize olmayan ses kullanımı sayesinde seyirciye yabancılaşır. Böylece izlediğimiz hikâye hem anlatım olarak hem metanın sunumu anlamında, bizim de yabancılaşma duygusuna ortak olmamızı, kendimizi “kayıp” hissetmemizi sağlar.



İronik Bir Dil ve Yolculuğun Anlamı

Yolculuğun özündeki paradoks, ister istemez yol filmlerinin ironik bir dile sahip olmasına neden olur. Bunun en dikkat çekici örneklerini Wim Wenders’in filmlerinde görürüz. Kentte Yaz’daki Hanns ısrarla geçmişinden ve aidiyet sorunu yaşadığı kentten kaçmasına rağmen, son kertede aslında ironik bir şekilde bir şey hissediyorsa, onun da geçmişindeki anılarda olduğunu fark eder. Alis Kentlerde (Alice in the Cities, 1974) filminin polaroid fotoğraflar çekerek, Amerikan doğasının görünümleri üzerine bir kitap yazmak isteyen, ama bunda başarısız olan Philip karakterinin yardımına daha sonra Alice’in elinde bir polaroid fotoğrafla yetişmesi, Amerikalı Arkadaş (The American Friend, 1977)’ın resim çerçeveleri yaparak geçimini sağlayan ama aslında hastalığı ve Tom Ripley’in entrikaları yüzünden bizzat kendi hayatı bir çerçevenin içinde sıkışan Jonathan’ı ya da Paris, Texas’ın babası gibi olmaktan korkan ama sonunda babasına benzemekten kurtulamayan Travis’i gibi ilk anda akla gelen örnekler Wenders’in karakterlerine olan ironik yaklaşımının uzantıları olarak karşımıza çıkar.

Yönetmenin bütün filmografisine sinen bu ironik dil, karakterlerin geçmişleriyle yüzleş(e)memelerinden ve yaşadıkları dönüşümün tam olarak farkına var(a)mamalarından kaynaklanır. Karakterler “yolculuk”un değerini anlamadıkça, yaşadıkları ironiden de kurtulamaz. Kendilerine güvenlikli bir sığınak bulan, ama burada kendini rahatsız hisseden ve sürekli hareket etmek isteyen karakterler bu şekilde amaçsızca dolaşarak bir döngünün içine hapsolurlar. Bu döngüyü kırmak içinse, Albert Camus’ün tabiriyle “iç dekor”un yıkılması gerekir. “Yolculuk, benliğimizde bulunan bir çeşit iç dekoru yıkar… Yolculuk sığınaktan yoksun bırakır bizi. Sevdiklerimizden, dilimizden uzakta kalınca, kendi kendimizin yüzeyindeyizdir tamamıyla.” (1) diyen Camus, yolculuğun içe dönük, metafizik anlamda kavranılabilecek değerini ortaya koyar. Aynı zamanda, her yolculuğun insanın kendi içinde başlayarak kendi içinde sonlandığına da vurgu yapar. Tıpkı Homeros’un Odessa’sında olduğu gibi…

Yol filmleri vazgeçemediğimiz alışkanlıklardan, sıkıcı ve tekdüze işlerden, konforlu ve güvenli yaşantılarımızdan sıyrılmanın ve beyazperdede bir süreliğine de olsa, ufak bir heyecan yaşamanın, özgürlüğün ve kaçışın tadına varma imkânı verir. Farklı yerler görür, farklı insanlar tanır, farklı gelenekler öğrenir ve farklı kimliklere bürünürüz. Belki bu şekilde uzaktan da olsa herkes İthaka’yı görmekten keyif duyar. Ama Wim Wenders’in Kentte Yaz filmi bizlere bir ustanın doğuşunu müjdelemenin ötesinde, yolculuğun asıl olarak içeride başlayıp içeride bittiğini özetler. Yol filmlerinin albenisinden uzakta kalmayı ve fiziksel mesafenin ötesine geçmeyi başarır. Zamanın akışına ve hareketin sürekliliğine karşı gösterdiği hassasiyetle manzarayı “artık sadece hikayenin içinde geçtiği arkaplan” (2) olmaktan kurtarır. Seyircinin, zaman ve uzamın farkına varmasını ve karakterin yolculuğuna ortak olmasını sağlar. Bu sayede, seyirci de Wenders gibi aslında her yolculuğun başladığı yerde bittiğini, fiziksel yoldan çok içsel dönüşümün değer kazandığını keşfeder.

Kaynakça:

(1)Albert Camus, Tersi ve Yüzü, Çeviren: Tahsin Yücel, Can Yayınları, 2009, s.77

(2)Wim Wenders, Bir Wim Wenders Kitabı, Hazırlayanlar: Hamdi Arslan, Ethem Olcay, Şenol Erdoğan, Es Yayınları, 2004, s.9

Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleTrishna
Sonraki makaleToronto Film Festivali’ne Bir Bakış
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK