Le Couperet

Le Couperet

432
0
PAYLAŞ

le-couperet
Bruno on beş yıldır aynı şirkette çalışan, yani düzenli bir işi ve hayatı olan bir adamdır. Yıllarını aynı kağıt fabrikasında yöneticilik yaparak geçiren ve patronlarına büyük bir sadakatle hizmet eden Bruno’nun başına beklenmedik bir olay gelir ve işten çıkarılır. Kaynakların yetmediği gerekçesiyle birçok arkadaşıyla beraber kapının önüne konan Bruno’nun başarılı bir iş hayatı olmuş ve iyi bir kariyer yapmıştır. Onun için yeni bir iş bulmaktan kolay ne olabilir ki? Ancak üç yıl sonra aynı noktada olduğunu gören ve bir adım bile atamadan hâlâ işsiz dolaşan Bruno’nun hayatı artık felaketlere sürüklenmektedir. Olaylar bir prestij meselesi olmaktan çıkmış, hayat, ölüm-kalım savaşına dönmüştür. Yeni bir iş bulabilmek için aklına gelen çözüm, başkalarına hiç benzememektedir.

Usta Yunan yönetmen Costa-Gavras, politik sinemanın duayenlerinden. Donald E. Westlake romanı The Ax’ın Gavras ve Jean-Claude Grumberg tarafından yazılan senaryosu 2005 yapımı Le Couperet’yi ortaya çıkarmış. Gavras, Le Couperet ile temel duruşunu bozmadan, ancak çoğu filminden biraz farklı biçimde kara mizahın en çarpıcı örneklerinden birini sunuyor. Fransa’nın kendi ekonomik buhranı içinde çaresizleşmiş üst orta sınıf bireylerinin dramını ölçülü bir mizahla yan yana getiren film, her iki türün dozunu çok iyi ayarlamış engin bir tecrübenin ürünü. Sağlam bir kapitalizm eleştirisini akıcı bir dramla verebilecek sayılı yönetmenlerden biri de zaten Costa-Gavras’tır. Bu formülün içine mizahı katmakla yetkinliğinin sınırlarını görmek mümkün.

Film, büyük şirketlerin rahatlama yöntem ve önlemleri, bu şirketlerde çalışanların ise kâbusu durumundaki maliyet düşürme, ve esneklik yaratma yoluyla küçülme yüzünden mağdur duruma düşen binlercesinden biri olan Bruno Davert’i mercek altına alıp, yaşadığı çaresizliğin ardından bulduğu sıra dışı çözümü de masaya yatıran eleştirelliğe sahip. 15 yıllık hizmetinin ardından işten çıkarılan Bruno bir anda müthiş bir boşluğa düşüyor. Bir anda kablo TV’den, internetten ve çeşitli harcamalardan kesmek zorunda kalan, ödenecek faturaları, borçları olan, karısı ve iki çocuğuna karşı zayıf duruma düşen Bruno, başvuracağı çok önemli bir pozisyonuna alınabilmek için diğer rakiplerini ortadan kaldırmaya karar veriyor. Bu durumda olan çoğu insan için birer fanteziden öteye gitmeyen bu düşünceyi Bruno eyleme geçiriyor. Zekice bir plânla isim, adres listesi oluşturmayı başarınca eylem başlıyor. Özünde kapitalist düzen eleştirisi yapan bir film için seri katil yapımı yakıştırması yapmak da biraz ilginç hale geliyor. Ama Le Couperet kendi özüne hiç zarar vermeden biraz ondan, biraz bundan kattığı benzer yakıştırmalarını, çayın içinde eriyip ona tat veren şekerler gibi kullanıyor.

Peki Le Couperet sistem eleştirisinde ne derece başarılı oluyor? Filmin eleştirel boyutu dahilinde “işte kapitalist düzen, temiz bir aile babasını, sıradan bir vatandaşı bile dinden imandan çıkarır, kuzuyu kurda çevirir” fikrini ilk elden esas aldığını düşünmüyorum. Elbette bu durum kapitalizmin beklenen olası sonuçlarından sadece biridir ve filmin de görünen hareket noktasıdır. Ancak film, insani açılımlara, paranoyaya, birey bazında toplumların maddiyata olan mecburi bağımlılıklarına hem ölçüyü fazla kaçırmayan bir dram, hem de tebessüm ettiren bir mizahla yaklaşıyor. Bu ani ekonomik çöküntünün Bruno’ya olduğu kadar çevresine de yansıyan etkileri ıskalanmamış. Oğlunun hırsızlığı, eşiyle aile terapistine gitmesi, ekarte etmek için seçtiği rakiplerinin trajikomik öyküleriyle çeşitlenen bu etkiler, krizin vurduğu ailenin bir burjuva ailesi olmasının ilginçliğiyle keyifli hâle bile bürünüyor.

Bruno Davert rolündeki José Garcia’nın yıldızlaştığı, Karin Viard ve Ulrich Tukur’un da yan rollerde çok başarılı oldukları Le Couperet, son zamanlarda Avrupa’da etkisini yeniden hissettiren ekonomik krizin trajik biçimde güncellediği hislere 2005 yılından enteresan bir bakış sunuyor. Gerçekçi yanı kadar, ekonomik durumundan, alıştığı refahtan bir anda uzaklaştırılarak “işsiz” durumuna düşürülen bireyin ne ölçüde tehlikeli olabileceğine dair aslında gerçeklikten pek de uzak sayılmayabilecek bir fantezinin (belki de buna benzer daha farklı fantezilerin) olasılığına dikkat çekiyor. Beklenildiğinin aksine filmin en can alıcı noktaları işlenen cinayet veya teşebbüsler esnasında yaşananlardan ziyade, kolayca empati kurulabilecek Bruno ve onun belirlemiş olduğu kurbanlarının (başımıza gelmemiş dahi olsa) hiç de yabancı gelmeyen dramları.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleEven the Rain
Sonraki makaleCode Blue

İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80’leri ve 90’ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK