Ana sayfa 2010'lar 2011 The Yellow Sea

The Yellow Sea

983
0


Goo-nam, Çin’in Yanbian özerk bölgesinde taksi şoförlüğü yapmaktadır. Güney Kore’ye giden karısından altı aydır haber alamayan Goo-nam, içki, kumar ve sefil bir yaşantıyla yaşlı annesi ve küçük kızıyla da ilgilenmeye çalışmaktadır. Üstelik karısının vize işlemleri için borçlandığı adamlar tarafından sürekli hırpalanmaktadır. Birgün Yanbian’daki karanlık adamlardan biri olan Myeon tarafından Seul’de bir adamı öldürüp, başparmağını ona getirmesi karşılığında tüm borçlarının ödeneceğine dair bir iş teklifi alır. Önceleri yanaşmasa da, hem boğazına kadar battığı kumar borcunu ödemek, hem de Seul’deki karısını bulmak için çok iyi bir fırsat olan bu teklifi kabul eder ve kaçak olarak Güney Kore’ye götürülür.

Öldüreceği kişi hakkında elinde bir adresten başka hiçbir şey yoktur. Tam plânını yapıp harekete geçeceği gece, başkaları olaya karışıp Goo-nam’ın hedefini öldürürler. Goo-nam, adamın başparmağını almak için olay yerine gidince polis baskın yapar ve o da kaçar. Goo-nam bir anda işlemediği cinayetin arananı durumuna düşmüştür. Bunun bir tuzak olduğunu anladıktan sonra Çin’e geri dönmesi de mümkün değildir. Üstelik peşinde sadece polis değil, kendisini yem olarak kullanan Myeon ve adamları ile, öldürülen adamın ortağı olan, aynı zamanda cinayeti tasarlayan işadamı Kim Tae-won ve adamları da vardır. Goo-nam ya tek başına bu cinayetin ardındaki sırları ortaya çıkarıp kendini aklayacak ya da hayatının geri kalanını hapiste geçirecektir.

II. Dünya Savaşı sırasında Japon ordusu tarafından evlerini terk etmeye zorlanan Korelilerin bir kısmı Sovyetler Birliği’ne, bir kısmı da Çin ve Kore sınırındaki bir ara bölgeye sürüklenmişlerdi. Çin’e gidenlere Cho-Sun-Jok (Cho-Sun ya da Joseon Klanı) ismi verilmişti. Savaş sona erip, Japonya’nın boyunduruğundan kurtulan Kore, komünist Kuzey ve kapitalist Güney olmak üzere ikiye bölünmüştü. Jeolojik ve politik yönlerden Kuzey’e daha yakın olan Cho-Sun-Jok, Güney’in gelişen ekonomisinin cazibesine de kapılmadan edemedi. Bu durum, ucuz işgücüne ihtiyacı olan Güney’in de işine geliyordu. Hâlen süren kaçak göçlerle de bu ihtiyaç karşılanmakta. Ama Kuzey ve Güney’in ayrılığı arasında geçen uzun süre, Güney Kore ile Cho-Sun-Jok arasındaki sosyal ve ekonomik farklılıklar beraberinde organize suçlar, uyuşturucu, fuhuş gibi pek çok sorunu da beraberinde getirdi. İşte Hwanghea (The Yellow Sea) ise adını doğu Çin ve batı Kore yarımadası arasındaki boğazdan alıyor.

2008 yılında yazıp yönettiği The Chaser ile Güney Kore’nin en büyük hitlerinden birine imza atan Na Hong-jin, merakla beklenen yeni filmi The Yellow Sea ile The Chaser’daki sürükleyici macera/aksiyon/dram çizgisini sürdürüyor. Bu kez Çin’de başlayıp Seul’e uzanan iki buçuk saatlik bu suç öyküsü, The Chaser’a göre daha aksiyonlu ve daha kanlı. Uzun süresini, özellikle başlangıçta Goo-nam’ın içine düştüğü çaresizliği betimlemek, kilit bir piyonu olacağı büyük komplonun altyapısını oluşturmak için verimli bir biçimde kullanıyor. Na Hong-jin’in bazı Amerikalı ve Avrupalı ustaların yöntemlerinden kendi çıkarımlarını ve yatay geçişlerini başarıyla uygulamayı sürdürdüğü görülüyor. Birtakım sahneleriyle herkesin farklı referanslar bulması mümkün. Mesela Goo-nam’ın hiç tanımadığı kurbanının adresini bulduktan sonra onu gözlediği, öldürme plânları yaptığı birkaç günü içine alan bölümün gerilimli tadı Hitchcock veya Polanski’den kendine paylar çıkaran bazı tecrübeli yönetmenlerin işlerinden çok fazla uzak sayılmaz. Nihayet sürprizli cinayet gecesinin yarattığı kaosla bir anda aksiyon dozunu arttırıp gerilimli bir kaçış hikâyesine dönen film, stil olarak olmasa da hikâye rotası yönünden ne yazık ki The Chaser’ın kalitesine pek ulaşamıyor.

“Taksi Şoförü, Katil, Joseon Klanı, Sarı Deniz” adlı dört bölümden oluşan film, belli bir noktadan sonra bocalıyor veya öyle hissettiriyor. Özellikle Goo-nam’ın polisten kaçıp tek başına kendini temize çıkarma evresini hem Çin’den gelen Myeon’un, hem de Seul’deki işadamı Kim Tae-won’un gangster ordusuyla kalabalıklaştırması bana göre filmde şişkinlik yaratıyor. Filmin başarıyla kurduğu psikolojik polisiye gerilim düzeneği bir anda ipini koparmış aksiyona dönüşünce, homurtular yükseltmesi muhtemel insanüstü kaçma/kurtulma/çarpışma sahneleriyle bu düzenek zedeleniyor. Kafası karışık ve bol kanlı bir Michael Mann filmi gibi tuhaf hislere kapılabiliyorsunuz. Temelde daha önce benzerlerine rastladığımız, fakat yine de bağlantıları iyi tasarlanmış suç örgütünün örümcek ağları üzerinde biraz fazlaca kavga gürültü olması, Na Hong-jin’in ustaca kurguladığı suç öyküsünün içinden çıkmak için hazır bir plânı olmadığı duygusu veriyor sanki. Tam da “senaryo doktoru” adı verilen kişilerin devreye girmesi gereken bir durum seziliyor. Ama onlar da genellikle gişe kaygılı birtakım düzenlemeler yapacağından, olası orijinallikleri törpüleme tehlikeleri de mevcut.

The Yellow Sea, figüran ve dublör kalabalığının arasında üç ana karakterini ve birbirleriyle ilişkilerini yansıtma sıkıntısı yaşamıyor. Çünkü Seul’deki nüfuzlu kötü adam, onun maşası olmuş Yanbian’daki bir başka kötü adam (ki bunların birbirine girmesi de kaçınılmaz) ve istemeden her ikisinin maşası olmuş “Çinli-Koreli” iyi adamdan ibaret bu üçlünün Goo-nam dışında fazla bir derinliği yok. Na Hong-jin’in aksiyon vizyonu her ne olursa olsun henüz yeni bir yönetmene göre oldukça yetkin. Yine finalin mutlu Hollywood aksiyonlarına benzeyip benzemeyeceğinin kestirilmeyeceği tekinsizlik hâli de artılar arasında. Keza, finalin benzediği şey de öyle. Goo-nam’ın onlarca polisten, 15-20 kötü adamdan kaçtığı sahnelerin kontrolsüzlüğü fazla dikkat çekse de…

The Chaser’ın iki parlak oyuncusu Ha Jeong-woo ve Kim Yoon-seok yine Na Hong-jin’i yalnız bırakmıyorlar. Bu defa rol ağırlığı The Chaser’dakine göre yer değiştirmiş vaziyette. Böylece iki aktörün ne derece yetenekli olduklarını birinde anlayamazsanız diğerinde mutlaka anlarsınız. Zaten son Asya Film Ödülleri’nde Ha Jeong-woo bu filmdeki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu seçildi. Yine hemen her Güney Kore filminde olduğu gibi, aksiyon da olsa otantik bir kültürün emarelerini görmek kaçınılmaz. Ateşli silahlar yerine Uzakdoğu geleneklerinin bir kalıntısı olarak bıçakların, palaların, baltaların konuştuğu, baş kötünün adamları ile birlikte aynı yer sofrasında elleriyle yemek yediği, kayınpederin kızı adına damadından özür dilediği, aynı köklere sahip olduğu halde iki farklı kültüre bölünmüş bir milletin Araf’ında sıkışıp kalmış kahramana sahip bir aksiyondan söz ediyoruz. Na Hong-jin gibi yaptıkları yapacaklarının teminatı olan bir senarist/yönetmenin bundan sonrası şimdilik çok aydınlık görünüyor.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

Önceki makaleİFSAK’tan Film Analizi Seminerleri
Sonraki makaleEylül Vizyona Giriyor
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here