Hanna

Hanna

648
0
PAYLAŞ


X-Men: Birinci Sınıf (X-Men: First Class, 2011)’taki mutantların ve Hanna’da korku ve acıma duygusu sıfırlanmış, acımasız bir katile dönüştürülmüş “geliştirilmiş” çocuğun maceralarını izleyince, son dönemde Amerikan filmlerinde yeni bir “öteki”nin yaratıldığını görürüz. Amerika’nın Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında yarattığı ve düşmanlaştırdığı “öteki”, artık farklı bir şekilde karşımıza çıkar. X-Men: Birinci Sınıf’ta anakronik bir bakışla Soğuk Savaş dönemine yapılan atıfta Sovyet Rusya yerine mutantlar asıl düşman olurken, Hanna’da da Amerika’nın tek düşmanı eski bir ajan ve onun eğittiği küçük bir kız olur.

Amerika’nın Avrupa’da yaptığı “mükemmel” asker deneylerinin bir sonucu olan Hanna, daha sonra bu yeteneklerini kullanarak kendisini yaratanlardan intikamını alır ve sistemin bir “hatası” hâline gelir. Amerika’nın deneyleri için kullandığı eski demirperde ülkelerinde yetiştirdiği bir çocuğun sistemi alt üst etmesi de temsili bir anlam taşır. Sovyet Rusya’nın yanıbaşındaki bir ülkede yapılan deneyler, Soğuk Savaş sonrasında Amerika’nın o topraklardaki egemenliğini tescillerken, o topraklardakilerin hâlâ düşman “öteki” olarak görüldüğünün de izdüşümünü verir.

Film, ideolojik alt metninin yanı sıra eski masallardan ve mitlerden de referans alır. Masalların sadece çocukluğun saflığına ve masumiyetine gönderme yapmadığını, kötülüğün ve insan doğasının karanlık yanının da yine masallarda yer aldığını hatırlatır. Yönetmen, masalları çift uçlu bir şekilde kullanır; bir yandan Hanna’nın masumiyetine gönderme yaparken, öte yandan da Hanna’nın içinde bulunduğu dünyanın kötücüllüğünü kıssadan hisseye şeklinde dışa vurur. Masalsı bir atmosfer içinde Hanna’nın hikâyesini aktaran yönetmen, bu sayede fantezinin gücünden de yararlanır. Michael Ryan ve Douglas Kellner ikilisinin ifade ettiği gibi; “gerçekçiliğin sınırlarından sıyrılmış olması fantezinin metaforik niteliğini güçlendirir, dolayısıyla onu potansiyel olarak daha ideolojik kılar. Fantezi, dünyaya ilişkin doğrulukçu bir yargının yerine özlem duyulan ideallere ve korku uyandıran beklentilere ilişkin imgeler koyarak bu yargıyı ikame etme yoluna gider.” (1)

Çocukluktan ergenliğe geçişin getirdiği gerilim filmin yüzeyindeki aksiyonla birleşirken, alınan intikam da Hanna’nın annesinden (bir anlamda kendi yaratıcısından) kopuşunu, masalsı dünyasını terk ederek gerçek dünyaya geçişini de simgeler. Yönetmen Joe Wright Hanna’nın dönüşüm sürecini, Hansel ve Gretel ve Grimm Kardeşler gibi masallarla “masumlaştırırken”, bir çocuğun başvurduğu şiddeti de “olağan” bir şekilde gösterir. Film boyunca Hanna’nın gözünü kırpmadan öldürdüğü onca insan, bir nevi Hanna’ya yapılanların ve onun nezdinde çocukluktan ergenliğe geçişin bir kefareti olarak karşılık bulur. Bu yüzden, Wright’ın yarattığı masalsı dünya Hanna’ya sempati duymamızı sağlarken, şiddeti de meşru kılmaya olanak sağlar. Fantezinin gücünden yararlanan yönetmen, bu sayede masallardaki “kötücül” dünyayı metaforik anlamda güçlendirerek, Hanna’nın intikamına da bir zemin hazırlamış olur.

Filmin bilinçaltındaki “öteki” korkusu ve çatışmayı meşrulaştıran ve onu olmadığı kadar ideolojik bir boyuta taşıyan fantezi unsuru, diğer yandan da filmdeki eril dilin varlığını ortaya çıkarır. Yönetmen Wright her ne kadar erkeklerin egemen olduğu bir türde, aksiyonun merkezine ergenliğe geçiş yapan bir kız çocuğunu yerleştirse de, Hanna karakterinin türün kahramana yüklediği bütün özellikleri üzerinde taşıdığını, yani bir anlamda kadın karakteri erkek egemen bir türde oynatmak için ona “erkeksi” özellikler eklemek gerektiğini de fark ederiz. Hanna’nın çevresindeki herkesten daha çok gelişmiş olan kasları, gücü, cesareti, gözüpekliği ve her türlü duygudan arınmış olması tipik bir aksiyon yıldızı figürüne karşılık gelir.

Yönetmen Hanna’yı eril dilin elverdiği ölçüde “özgür”leştirirken, Hanna’dan bir tür modern zaman Frankenstein’ı yaratarak, tıpkı masallarda olduğu gibi bu miti de çift taraflı kullanır. Hem bu miti yeniden yaratır hem de bu mitin merkezinde yer alan katı, biçimci, duygusuz toplumsallaştırma kurumlarının çağdaş insanı, yaşamı olumlayan bir kişilik kazanmaktan alıkoyduğunu; insanı baskı, aşırı disiplin, yarışmacılık ve acımasız bir bencillik aktöresiyle (ahlakıyla) canavara dönüştürdüğünü bizlere anımsatır. (2) Bütün bu çift uçlu göndermeler ve özgürlükçü söylem, son kertede filmin türün kalıplarını esnetme çabasına dikkat çeker. Fakat bu çaba, eril bir dil üzerine kurulan ve Amerika’nın hâkim ideolojisiyle şekillenen bir tür içinde filmi farklılaştırmaz. Sonuçta Hanna, bağlı bulunduğu türün hem biçim hem de söylem anlamında sınırlarını zorlasa da, “farklılığı” onu türün kalıplarının dışına çıkarmaya yeterli olmaz. X-Men: Birinci Sınıf’ın sonunda nasıl Amerika ve Sovyet Rusya mutantları yok etmek için birleşiyorsa, Hanna’da da Amerikalılar ve Avrupalılar birlik olarak Hanna’yı ortadan kaldırmaya çalışır. Düşman “öteki” hâlâ varlığını korumaktadır; sadece şekil değiştirmiştir.

Kaynakça:
(1) Michael Ryan & Douglas Kellner, Politik Kamera, Çeviren: Elif Özsayar, Ayrıntı Yayınları, 2010, s. 377
(2) Ünsal Oskay, Çağdaş Fantazya, Der Yayınları, 1994, s.90

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleTürk Sinemasının Kurucu Yönetmenlerinden Ö.Lütfi Akad Vefat Etti
Sonraki makaleİzmir Kısa Film Festivali’nde Ödüller Verildi
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK