Buried

Buried

403
0
PAYLAŞ


Irak’a inşaat malzemeleri taşıyan bir şirkette kamyon şoförü olan Paul Conroy (Ryan Reynolds), bir grup isyancının saldırısına uğradıktan sonra gözlerini yerin altında bir tabutta açar. Yanına bir çakmak ve cep telefonu bırakılmıştır. Kurtulmak için zamana karşı yarışmak zorunda kalır. En büyük gücünü bu konunun sağladığı klostrofobiden alan Buried, sınırlı zaman ve mekan unsurlarına rağmen tansiyonunu hiç düşürmeyen, düşürdüğü sanrısı uyandırdığı anlarda bile bu durumu o yüksek tansiyona dramatik katkılar sağlamak için kullandığını hissettiren bir film. Tek karakter ve gömülü bir tabut gibi olağanüstü tek mekanla nefes kesen (gerçek anlamıyla nefes kesen!) bir hayatta kalma mücadelesini yaklaşık 90 dakikaya yayabilmiş olması, aynı zamanda sıra dışı bir “tek kişilik tiyatro oyunu” tecrübesi de yaşatıyor denebilir. Ama böylesi sınırlı bir zaman ve mekan birlikteliğini baştan sona sıkmadan sürdürebilmesi için, tek kişilik oyunlarda karakterin sesli düşüncelerini sıralamasından farklı olarak filmin çok daha etkili bir silahı var: Cep telefonu! Bu sayede tek kişilik oyun benzetmesinden, karakterin şiirsel monologlarının filmin gerçekliğine zarar vermesi muhtemel hantallığı anlaşılmamalı. Genç İspanyol yönetmen Rodrigo Cortés ve senarist Chris Sparling, ayrı dallarda ortak bir meydan okuma gerçekleştirmek için güç birliği yapıyorlar.

Bir kere en baştan filmi senaryo yönünden taşıması öngörülen o cep telefonunun yerin bilmem kaç metre derinlikten sinyal alıp alamayacağı tartışmalarını bir kenara bırakabildiğimiz sürece filmin muhteviyatlarını daha kolay sindirmek mümkün. Aksi taktirde “oksijen ve telefonun şarjı ne kadar dayanır, bu model telefon olayın geçtiği yılda çıkmış mıydı, Amerikan teknolojisi Paul Conroy’un yerini tespit edemez mi” soruları, filmin yaratıcı olmaya çalışan dokusunu zedeleyebilir. Oysa film, böyle zor bir ortamı kullanarak bundan başka şeyler söylemek istiyor. İnsan hayatının değersizleştiği en güncel coğrafyalardan biri olan Irak’ta geçen Buried, Paul’ün kurtulmak için tek çaresini cep telefonuna endeksleyerek dış dünya ile olan bağlantısından faydalanıyor. O vakit, filmin önce tüyler ürperten insani boyutlarına bakmak gerekiyor.

Amerikalı kamyon şoförü olan (Iraklılara göre onlar da birer asker) Paul Conroy’un fidye için korkunç bir yöntemle hapsedilmesi, onu bir süre hayatta tutmak ve iletişim kurmak için gerekli bazı araçların sağlanmış olması kadar, Paul’ün yaşam mücadelesi sırasında kendi ülkesinin gözündeki değerinin de sorgulanması, çift taraflı eleştirel bir denge sağlamaya oynuyor. Telesekreterler, 911 ve 411 görevlileri, rehine kurtarma yetkilileri, zengin nakliye şirketleri ve bir türlü ulaşılamayan aile fertleri, Paul’ün yardımıyla normal bir insanın başına gelmiş bu felaketten sonra onun nasıl bir hayatın içinde olduğuna dair bir “uyanış”a sebebiyet veriyorlar. Bu uyanışın bir tabutta gerçekleşmesi de ayrıca anlamlı.

Paul’ün telefonla aradığı yerlerde sürekli başka birimlere yönlendirilmesi, kendisine yardım yerine boş ümitler verilmesi, fidyecilerin baskıları, zaten atmosferiyle yeterince boğan filmi daha da bunaltmayı başaran etkenler. Ulaşamadığı karısı ve çocuklarıyla konuşma çabası ile, oğlunu bile hatırlamayan bakımevindeki yaşlı annesiyle yaptığı duygusal konuşma Paul’ün dramını daha da sivriltiyor. Tüm bunların üstüne, çalışıp emek verdiği şirketin aynı telefonla onu işten çıkarmasıyla (bir tabutun içinde gömülü vaziyetteyken işten çıkarılma hadisesinin eşi benzeri yoktur sanırım), fidyeci Iraklılar kadar, emek ve emekçiyi hiçe sayan oportünist ve bencil şirket politikaları birden aynı seviyede potaya giriyor. Böylece “ölmeden mezara girmek” tanımını tevriyeleştiriliyor bir bakıma.

Film boyunca gördüğümüz tek insan Paul. Ama sesini duyduğumuz sadece o değil. Böylelikle bir senaryonun normal işlevlerini, anormal bir durum içinden görebiliyoruz. Paul’ün içine düştüğü çaresizliğin bedensel yönden yansıtılışında üstün bir oyunculuk becerisi olmamasına rağmen (karanlığın ve sadece telefon ya da zippo ışığının etkilerinin bunda payı önemli) Ryan Reynolds’ın sesini kullanış biçimi çoğu kez bu açığı kapatmasını biliyor. Üstelik bu daracık alanda kameranın açısal arayışları da yer yer kendini fark ettiriyor. Yine de sözü edilen senaryo işlevleri bazen gereğinden fazla okuma gerektiriyor ki, bu durum da tabut içinde kalan oksijeni tüketmeye benziyor. Mesela Paul’ün yaşadığı telefon trafiğinin bir süre sonra video trafiğine dönmesi bana gereksiz geldi. Zaten Paul’ü oraya bırakanların yeterince ciddi olduklarını anlamışken, bu durumun video paylaşım sitelerinde tıklanma rekoru kıran gerçek infaz görüntülerine benzer bir sahtesiyle pekiştirilmesi, film için ihtiyaç mı değil mi tartışılır. Telefonun kamerasının belki de sadece vasiyet sahnesi için işlevini doğru yerine getirdiği düşüncesindeyim.

FBI yetkilisinin Alan Davenport’un, Irak’taki rehine kurtarma yetkilisi Dan Brenner’ın, Paul’ün karısının ve annesinin Paul’ün içine düştüğü durumun güçlüğünü betimleyen vokal varlıkları, filmin bu formatı içinde adeta “canlı” yan performanslar sağlayabiliyorlar. Bu açıdan da denenmemiş, denendiyse de daha farklı kulvarlarda yüzmüş bu buluştan faydalanmasını bilen bir film olarak Buried, İspanyol Rodrigo Cortés’in şimdiye kadarki en dikkat çekici filmi. Genelde tersi yaşanır ama bu dikkat çekme durumunun bir ABD ortak yapımcılığında gerçekleşmesi de ayrıca ironik.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleSinemacılardan Bakanlığa Cevap Geldi
Sonraki makaleLe Gamin au Vélo
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK