Elena

Elena

493
0
PAYLAŞ


Andrei Zvyagintsev’in son filmi Elena (2011), vicdan veya daha genel bir ifadeyle sorumluluk üzerine bir film. Zvyagintsev, 2003 yılında çektiği Dönüş ve ardından 2007’deki Sürgün filmleri ile uluslararası camiada adından oldukça söz ettiren bir yönetmen. Yönetmen, gerek kazandığı ödüller, gerekse filmlerinde yarattığı atmosfer ve ele aldığı konular itibarıyla şimdiye kadar çektiği üç filmiyle yeni nesil Rus sinemacıları arasında kendisine önemli bir yer edinebildi. Elena da geçtiğimiz yıl Cannes’ın “Belirli Bir Bakış” bölümünde Jüri Ödülü’nü kazanmış ve Filmekimi’nde gösterim şansı bulmuştu.

Filmin konusunu ele alacak olursak; Eski bir hemşire olan 50’li yaşlardaki Elena, bir zamanlar “hastası” olan zengin Vladimir ile evlidir. Aslına bakacak olursak, aralarındaki ilişkiyi evlilikten ziyade “bakıcılık”, sevgiden ziyade şefkat ile nitelemek daha doğru. Zira aynı odayı paylaşmayan (ancak zaman zaman beraber olan) ve aynı geçmişten gelmeyen bir çift. Denklemin öbür yanında ise Vladimir ile Elena’nın önceki evliliklerinden olan çocukları Katya ve Seryozha bulunuyor. Elena şehrin dış mahallelerinde yaşayan, evli, işsiz ve çocuklu oğluna yardım etmeye çalışırken; Vladimir de “hayırsız” ve “şımarık” kızı Katya ile sorunlar yaşıyor. Yönetmen Zvyagintsev, başarılı bir şekilde bir yana zengin ve modern bir baba-kız koyarken, karşısına “geleneksel” ve dar gelirli bir ana-oğul hikâyesi yerleştiriyor. Bu şekilde hem Rusya’nın komünist dönem sonrasında bugün geldiği durumu hem de iki nesil arasındaki hayata tutunma mücadelesindeki farkları ortaya koyuyor. Asıl ilgi çekici nokta da bir şekilde orta sınıftan burjuvaziye geçmeyi başaran Elena’nın durumu, ki zaten film kendisini bu durum üzerinden kuruyor. Elena, bir yandan 10 yıl önce “aklını kullanarak” rahat bir hayata sahip olmuştur, ancak öte yandan hâlen fakirlik içinde yaşayan oğlu ve ailesine yardım etmeye çalışır. Bir yandan da torunu Sacha’nın askerlik ile üniversite arasında (zira Rusya’da da zor koşullar altında yapılan zorunlu askerlik halk tarafından tepki ile karşılanmakta) olması da Elena’nın durumunu iyice zorlaştırır. Üstüne bir de Vladimir’in kalp krizi geçirmesi ve vasiyetinden bahsetmesi eklenir.


“Elena” bütün iyi filmler gibi, tüm insanlığı ilgilendiren temel bir meseleye odaklanıyor ve bu mesele üzerine hazır cevaplar ile yetinmekten ziyade akıl yürütmeye ve yeni sorular sormaya çalışıyor. İyi ile kötü, eski ile yeni, modern ile geleneksel, imkânlar ile imkânsızlık, seçmek ile kaybetmek arasındaki ince çizgi üzerinde elinden geldiğince başarıyla yürüyor. Elena, bir yandan Katya’yı eleştirirken, öte yandan alkolik olma yolunda hızla ilerleyen işsiz oğluna “kendince” yardım eli uzatmaya çalışıyor. Torununu üniversiteye yollamak için belki hiç düşünmediği işlere kalkışırken, torunu umursamaz şekilde gidip anlamsız çete kavgalarına girişiyor. Oğlu iş bulup kendini kurtarmak için hiçbir şey yapmazken, annesi onu kurtarmak için kendini tehlikeye atıyor. Elena hasta kocası için inanmadığı hâlde kiliseye gidip dua ederken, vasiyetinden pek pay alamayacağını öğrenince onu kendi elleriyle ölüme yollayabiliyor, yalan ve riyaya bulaşabiliyor, ardından da tüm saflığıyla gözyaşı dökebiliyor. Yönetmen bir yandan nesnel ve doğal bir tavır ortaya koyarken, seyircisine de neden ve nasılsa herkesin hâlihazırda bir fikir sahibi olabildiği bu gibi konular üzerine düşünecek alan ve zaman açıyor. Filmin dingin yapısı, sadeliği, doğallığı ve elbette Philip Glass’ın müthiş müzikleri ise tüm bu bütünlüğü sinematografik olarak desteklemekte hiç geri durmuyor.

Film sonrasında sorulacak sorular ise bir o kadar fazla ve önemli, herkesin cevabı kendine elbette: Elena’yı suçlayabilir miyiz? Ya da Raskolnikov’u? Vladimir kötü bir insan mıdır? Katya ve Serhozya hayırsız evlatlar mıdır? Elena yaptığını unutabilecek mi? Peki, bundan sonra ne olacak? Elena, oğlu ve ailesiyle güzel bir yaşama kavuşabilecek mi? (…)

Soner Sezer
sonersezer@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleWe Are What We Are
Sonraki makaleBerlin’de İki Türk Filmine Ödül
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK