A Brand New Life

A Brand New Life

492
0
PAYLAŞ

abrandnewlife

Babasıyla vakit geçirmeye bayılan dokuz yaşındaki bir kız… Veda bile etmeden babası tarafından bir yetimhaneye bırakılan, babasının geri döneceğine inanan Jinhee yeni ortamını ilk başta reddeder, ancak zamanla yalnızlığından sıyrılır ve uyum sağlar. Yetimhaneyi ziyaret eden batılı çiftler tarafından evlat edinilmeyi beklemektedir artık. Dünyanın dört bir yanında ödüllere boğulan bu ilk film, çocukken evlat edinilerek Fransa’ya götürülen Koreli yönetmen Ounie Lecomte’un kendi anılarından esintiler taşıyor.

Ounie Lecomte’un ilk senaryosu ve ilk yönetmenliği olan A Brand New Life, kendisinin belki de bu otobiyografik hikâyesini sinematografik olarak kafasında çok canlı tutmasından ötürü mükemmel bir siftah olmuş. Hem yazan, hem de yöneten olarak hayatının en dramatik dönemini bu kadar içten ve yoğun biçimde aktarabildiğinden, otobiyografilerde sıkça rastlanan seyirciyi yabancılaştırmadan uzak, tam tersi baştan sona küçük Jinhee ve yeni çevresiyle özdeşlik sağlayan bir anlatım geliştirdiğini düşünüyorum. Kişiselliğini genellemeyi başarmış bu anlatım, iç kıyan, duygu sömüren bir şiirsellik yerine daha gerçekçi ve dramatik harçlardan vücut buluyor ki, bu haliyle de içe ve duygulara yakıcı biçimde hitap etmeyi biliyor. Lecomte, self terapi yaparken anılarından ne kadar yararlanıyor, ne kadarını kafasında kurmuş bilemiyoruz. Ama Jinhee sayesinde küçük yaşta terk edilmesinden dolayı kabullenmeyiş, öfke, suçu kendinde arama ve kaderine razı olma evrelerinde sunduğu hüzünlü gerçeklik, birçok yönden film izleme kurmacası yaratmıyor.

Jinhee’nin yetimhaneye uyum sağlama sürecinde kendisine verilen yemekleri yere fırlatması, çocuklara getirilen oyuncakları parçalaması, kimseyle konuşmaması, kaçmaya çalışması (ama kapının kendisine açılmasına rağmen gidecek yeri olmadığı için kaçmaktan vazgeçmesi), ilginç ve bir o kadar da anlamlı intihar girişimi, en yakın arkadaşı Sookhee ile ilişkileri, Lecomte yorumuyla A Brand New Life’ı gösterişsiz bir görkemle perdeye koyuyor. Jinhee gibi ebeveynleri tarafından dışlanmış, terk edilmiş veya ölüm gibi istem dışı nedenlerden ötürü onlardan ayrılmış, şimdinin iş, güç, aile, çocuk sahiplerine çok dokunan bir film olduğu kadar, onları terk eden anne babalar ve terk ediş sebepleri yönünden de düşündürücü bir yapım. Filmin birçok uluslararası festivalden ödülle dönmesinin sebebi, A Brand New Life’ın festival kumaşına sahip gerçekten çok iyi bir film olması yanında, Lecomte’un gerçek yaşamdan kopup geldiği belli çevresel ve psikolojik ayrıntıları bütünleştirme, onları hemen her kesimden seyirciye yabancılaştırmama, empati kurdurma becerisinde yatıyor. Küçükken yaşadığı yoğun kızgınlığı, büyüdüğünde sinema sanatınının istismar ve kör öfke tuzaklarına düşmeden akıllıca yönlendirmesi de filmi pozitif kılan bir başka unsur.

Lecomte kendi geçmişine bakarken, baktığı göz olarak seçtiği Jinhee, yani küçük Sae Ron Kim, tepeden tırnağa doğru bir seçim olmuş. Filmin başlarında babasıyla geçirdiği vakitlerde yaşama sevincini nasıl hissettiriyorsa, yetimhaneye bırakıldıktan sonra anlam veremediği terk edilişini de aynı güçle hissettiriyor. Bakanın içinde güneşler doğuran gülümsemesinin, bir süre sonra yerini çaresiz bir öfkenin bastırıldığı somurtkanlığa dönmesi Lecomte’un onu motive edişi kadar, Sae Ron Kim’in bu zıt kutupları yüzüne aksettirmedeki doğallığının da bir sonucu. Bu zıtlıkların açığa vurulması, farklı zamanlarda Kim’in motive edilişi ile açıklanabilir. Fakat özellikle yetimhanedeki çocukların toplu fotoğraf çektirdikleri sahnede gülümsemesi istendiğinde poz için de olsa bir saniyede öfkeden mutluluğa dönüşen yüz ifadesinin olağanüstü dönüşümü bu doğallığı teyit ediyor. Jinhee gibi bırakıp gidilmesi imkansız görünen bir meleği bırakıp gidenlere ve başka coğrafyalardan onların anne babası olma arzusuyla yanıp tutuşan ailelere sahip bir dünya hâlinin bilançolarından birine yürekten bir bakış olan Fransa/Güney Kore ortak yapımı A Brand New Life, yılın en iyi dramlarından biri.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleThe Descendants
Sonraki makaleFeminist Sinemanın 100. Yılı
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK