Albert Nobbs

Albert Nobbs

386
0
PAYLAŞ


Albert Nobbs, şehirleşmenin hız kazandığı, işsizliğin, fakirliğin, salgın hastalıkların topluma egemen olduğu, erkeklerin her alanda baskın bir role büründüğü 19. yüzyılın sonralarında Dublin’deki bir otelde geçiyor. Film, her ne kadar Albert Nobbs’un trajik hikâyesine odaklansa da esasında toplumsal cinsiyetin belirlediği rol kalıplarıyla ilgileniyor. Kız çocuklarının erkek gibi yetiştirildiği ve erkek olmanın toplumun her alanında yarar sağladığı eşitlikten yoksun, anti-demokratik, patriarkal bir toplumsal yapının anatomisini sunuyor.

Daha fazla para kazanmak, daha fazla saygı görmek, daha fazla özgür olmak, kendini daha fazla güvende hissetmek… diye listeyi uzatabileceğimiz bir dizi temel motivasyon kadın olan Nobbs’un erkek kılığında bir otelde çalışmasına neden oluyor. Hiç kimseye cinsel kimliğini ifşa etmeden hayatına bir erkek gibi devam eden Nobbs’un özellikle kendisi gibi yaşayan Hubert’la konuştuğu sekans çok çarpıcı. Gerçek ismini bile bilmeyen, ailesini tanımayan, geleceği gibi geçmişi de olmayan Nobbs’un tek bildiği varoluş formunun da Hubert’la birlikte çatlaması ve sonrasında Nobbs’un başka türlü bir yaşam şeklinin de mümkün olabileceğini düşünmesi filmin doruk noktalarından. Bu sekansı filmin doruk noktası yapan şey ise, tam da toplumsal cinsiyetin işleyişini ortaya koymasından kaynaklanıyor.

Farklı kültürlerde ve coğrafyalarda kadın ve erkeğe verilen pek çok rol ve sorumluluk vardır. Bebeklerin cinsiyetlerine göre seçilen giysilerin renklerinden (erkek çocuğa mavi, kız çocuğa pembe) başlayan bu rol ve sorumluluk dağılımı, çocukluktan yetişkinliğe kadar devam eder ve iki cinsiyetin de yapabileceği ve yapamayacağı şeyleri belirler. Bu süreç toplumsal yaşama katılımı ve temsiliyetleri doğrudan etkiler. Kadın daha çok ev içerisindeki özel alanda, erkek ise dışarıdaki kamusal alanda kendini ifade eder. Yaşamın her alanında belirleyici olan toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, 19. yüzyıl İrlanda’sı (ya da daha geniş tanımıyla hızlı endüstrileşen Batılı şehirler diyelim) gibi bir yerde sıradanlaşması ve patriarkal yapının kadını sömürü aracı olarak kullanması, Albert Nobbs karakteriyle yeniden ele alınıyor. Çok radikal ya da şimdiye kadar anlatılanlardan çok üstün bir yapım olarak değil; ancak eşitsizlik ve sömürü üzerine kurulu bir toplumsal yapının bir kadının düşüncelerinden, davranışlarına, yaşam şekline ve hatta hayallerine kadar belirleyici olduğunun altını çiziyor. Glenn Close’un son derece zarif, incelikli ve yeri geldiğinde erkekliği inceden alaya da alan ilk dönem sessiz Hollywood filmlerine gönderme yaparcasına zekice ve bol nüanslı canlandırdığı Nobbs karakteri, kendi trajedisini bir döneminkinden kopmadan veriyor. Hiçbir zaman kahramanlaşmıyor ya da trajedisiyle izleyenleri gözyaşı dökmeye sevketmiyor; tersine koskoca bir uygarlık tarihinin kendi trajedisiyle başbaşa bırakılan isimsiz karakterlerinden biri olduğunu, ama bütün bastırmalara karşın silik geçmişiyle, travmatik tecrübeleriyle ve de gerçekleştiremediği hayalleriyle varolduğunu, farklı bir şekilde de varolunabileceğini ispatlıyor.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleDaisies
Sonraki makaleSinema Blogları Birliği (SİBB) Kuruldu
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK