The Divide

The Divide

491
0
PAYLAŞ


Sanırım olay şöyle gelişti: Karl Mueller ve Eron Sheean adlı iki acemi senarist, kapalı mekânda sıkışıp kaldıktan sonra birbirine düşen bir grup insanı konu alan bazı filmlerden etkilenerek yazdıkları ilk senaryolarına bir şekilde finansör bir ekip bulup çekme aşamasına gelince bu filmi en iyi kim yönetir diye düşünmüşler. Senaryo biraz psikopatça olunca akıllarına Frontier(s) ile çok beğendikleri Fransız Xavier Gens gelmiş. Gens ise türlü korku/gerilim/gore temalı alternatif festivalden övgülerle dönen bu filminin rüzgârıyla Hollywood trenine binmeyi seçtikten sonra cool video oyunu Hitman’i “Hiçman” etmiş olmanın ezikliğini hâlâ üzerinde taşıyordu. ABD/Kanada ortak yapımı bu film belki çok beğenilen Frontier(s) tarzı ile Amerika’da tutunma umutlarını birleştirme fırsatı olabilirdi onun için. Tabiî bunlar benim kurguladığım şeyler. Zira The Divide, ilk yarısı ile mainstream bilim kurgu seyircisini oltaya getirip, ikinci yarısında bunlardan bir kısmını filmin yarısından çıkarttırmaya, kalanları da Frontier(s) kırıntılarıyla beslemeye oynuyor sanki.

Sonradan sebebinin 11 Eylül sonrası Amerika’dan alınan bir intikam olabileceği vurgusu yapılan büyük bir nükleer saldırıdan apartman yöneticisi Mickey sayesinde kurtulan 9 kişi, bu apartmanın altındaki tam teşekküllü sığınakta olacakları beklemeye başlarlar. Derken saçma sapan biçimde saldırıyı gerçekleştiren kişiler tarafından baskın yerler. Baskıncılar içlerinden Marilyn’in kızı Wendi’yi kaçırılar, kalanları da öldürmeye çalışırlar. İşler ters gidince de kapıyı kalan 8 kişinin üzerine bir daha açılmayacak şekilde kilitlerler. Sonra da 8 kişi yavaş yavaş birbirlerine düşmeye başlarlar demek isterdim ama bu birbirine düşme hadisesi sanki beklenenden biraz daha çabuk ve yapmacık gerçekleşir. Açlık ve sonlarının ne olacağına dair belirsizlik sonucu kafayı yemeleri de aynı çabuklukta olur. (Ya da bana öyle gelmiştir). Öyle ki, daha aradan günler geçmeden bu sığınakta yaratılan tuhaf atmosfere hemen ayak uydurdukları görülür. Mickey’nin müthiş zulası keşfedilir ve parti başlar.

Filmin ilk yarısından çok farklı tasarlanan ikinci yarısı, bir an önce Frontier(s) mecralarına gireyim diye o kadar eceleci davranıyor ki, bu geçiş bir an önce kendi psikopatlarını, kurbanlarını ve kahramanlarını yaratmak için çabalıyor. Haliyle iyi kötü benimsettiği bazı karakterlerin bu hız yüzünden yaşadıkları ani değişimler çok fazla sırıtıyor. İlk yarıda dışarı çıkıp Wendi’yi bulma cesareti gösteren Josh, birden tekinsiz bir pisliğe dönüyor. Kızını kaybeden Marilyn, daha kırkı çıkmadan kendini umarsızca Bobby’nin kollarına atıyor. O Bobby de başlarda orta karar dalgacı bir adamken, ikinci yarıda üzerine Frontier(s) kokusu sinmiş orijinal bir manyağa dönüşüyor. Tabiî senaristlerin bu dönüşümlere kızını kaybetmek, ceset parçalamak, açlık, zulayı bularak zevk-ü sefaya dalmak vs. gerekçeleri mevcut. Hatta filmle şöyle böyle bir bağ kurmuş isek, bu değişimleri nükleer sızıntıların yol açtığı ani denge kayıpları olarak yorumlamamız da mümkün. (Bunu senaristlerden daha zeki olan biz seyirciler düşünebiliyoruz sanki). Fakat o gerekçelerden ve denge kayıplarından Eva, Adrien veya Delvin gibileri pek etkilenmiyor nedense. Buradan da hemen sadede, yani psikolojik yıpratma, işkence, tecavüz, cinayet sularına gelinmek istendiği anlaşılıyor.

İtiraf etmeliyim, The Divide yarattığı ürkütücü klostrofobik sığınak atmosferinin hakkını bu noktadan sonra bazı anlarda veriyor. Josh ve Bobby’nin zıvanadan çıkmalarıyla şenlenen bu atmosfer, kısıtlı da olsa Frontier(s) sapkınlığına yakın oynadığını hissettiriyor. Bunda Frontier(s)’in görüntü yönetmeni Laurent Barès’in payı yadsınamaz. Rosanna Arquette dışında pek fazla tanınmayan oyuncu kadrosu da genel anlamda konumlarını iyi idrak etmiş görünüyorlar. Final sürecinde iyice yükselen tansiyon Jean-Pierre Taieb’in müziklerinin de etkisiyle filmin kendisine bile fazla gelen iyi bir final yapıyor. Gerçi benzer örneklerine daha önce rastlanmış çıkışsız bir epik deneme olsa da, filmin bilinçli ya da bilinçsiz iletmeye çalıştığı mesajın işini kolaylaştıran bir son bu. Dışarıda taş üstünde taş bırakmayan anlam veremediğimiz korkunç bir savaşa, 8 kişilik bir grup içinde bile geçinemeyen insanlar olduğumuzun anlamsızlığıyla cevap vermeye çalışan başarılı bir dışavurum tekniği.

Osman Danacı
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleYeni Çıkan DVD’ler: Nar
Sonraki makaleNuri Bilge Ceylan Röportajı
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK