Sonbahar

Sonbahar

547
0
PAYLAŞ
Sonbahar
 
Özcan Alper’in Sonbahar filmi, ”Hayata Dönüş Operasyonu”nun mağduru bir üniversite öğrencisinin akıbetine objektif tutuyor. 1990’lı yılların karanlık siyasi atmosferinde, üniversitede öğrenci iken sosyalizmi savunduğu için hapse düşen ve hapiste F tipi hücre sistemine karşı yapılan açlık grevine destek veren ve bu uğurda sağlığından olan Yusuf’un, memleketi Doğu Karadeniz’de geçirdiği son günlerini anlatıyor.
Sonbahar’ın öncelikle politik duruşu olan bir film olduğunu vurgulamak gerekir. Fakat filme atfettiğimiz “politik olma” vasfı, belirli bir siyasi görüşün propagandasını yapma ve sinemayı politikanın aracı olarak kullanma biçiminde tezahür etmez. Bilakis hayatın somut gerçekliği üzerinden gidilerek, muhalif politik insanların yaşadıklarından kesitler sinema estetiğiyle kitlelere sunulur. Son tahlilde amaç sinema yapmaktır ama politik duyarlılık, estetik kaygılar göz ardı edilmeden ortaya konmaya çalışılır. Estetik ve propagandist olmayan politik duyarlılık eşgüdüm halindedir.
Sonbahar’ın öne çıkan farklı bir yanı da, belirli bir coğrafyaya odaklanması ve bu coğrafyanın kendine özgü koşulları içerisinde insan unsurunun resmedilmesidir. Söz konusu olan coğrafya ve insanın ayrılmaz bütünlüğüdür. Somut olarak ifade etmek gerekirse, filmde Doğu Karadeniz olağanüstü güzel coğrafyasıyla, yöresel dilleriyle, müziğiyle, deniziyle, değişken hava koşullarıyla ve coğrafyanın şekillendirdiği insan profiliyle anlatılır. Bu durum, filmin diğer bir aktörünün de Doğu Karadeniz olduğu şeklinde de yorumlanabilir. Dolayısıyla bölgenin doğasına haklı bir güzelleme yapılmaktadır. Doğa koşullarının, coğrafyanın filmin asli unsurlarından olması hasebiyle Sonbahar, Nuri Bilge Ceylan ve Semih Kaplanoğlu filmlerine oldukça benzerlik göstermektedir. Bu anlamda yönetmen Özcan Alper’in daha ilk filmiyle “auteur” sıfatını hak ettiğini iddia etmek abartı olmasa gerektir.
Filmin diğer bir özelliği de, kameranın kadrajına giren her şeyin tablo gibi olmasıdır. Yusuf pencereden dışarı baktığı zaman doğaya değil de, yetenekli bir ressamın elinden çıkmış tabloya bakar gibidir. Karadeniz’in hırçın dalgalarına karşı iskelede Yusuf’un ve sevgilisinin duruşu, filmin fragmanında da kullanılan bu kareler, görüntü açısından olduğu gibi, ima ettiği anlam açısından da müthiştir. Bu görüntüler içinden çıkılmaz bir durumu ve çaresizliği imlemektedir. Dolayısıyla filmde güçlü bir imgesellik vardır. Durağan gibi görünen her sahnenin çağrıştırdığı ya da ima ettiği bir durum, düşünce söz konusudur. Yönetmen diyalogdan ziyade görüntü, yüz ifadesi ve bunların çağrıştırdığı anlam bütünlüğüne önem vermektedir.
Sonbahar hüzünlü bir filmdir. Gerek Yusuf’un yüzünden hiç eksilmeyen hüzün ve karamsarlık, gerekse filmin sonunda gerçekleşen acı son, böyle bir niteleme yapmamıza neden olmaktadır. Filmin sonunun nasıl olacağı daha başından bellidir aslında. Yusuf, ciğerlerinin bittiği ve çok az bir ömrü kaldığı için doktor raporuyla tahliye edilir. Tahliye sonrası da memleketine annesinin yanına döner. Babası vefat etmiştir ve annesi yalnız yaşamaktadır. Mevsim sonbahardır. Göz alıcı güzelliği ve bütün renkleriyle doğa mevsimin özelliklerini tam anlamıyla taşımaktadır. Yusuf bir müddet kendini doğanın koynuna bırakır ve dinlenmeye çalışır. Fakat yaşadığı travmalar kâbus olarak geri dönmekte ve Yusuf’un uykularını kaçırmaktadır. Arada bir şehre inerek ve doğayı dinleyerek vakit geçirmeye çalışmaktadır.
Bir gün arkadaşı Mikail ile şehre inerler ve pavyonda Elka ile tanışır ve aralarında etkileşim olur. Elka otel odasına gelir, konuşurlar. Elka Yusuf’a “peki sen en güzel yılları sosyalizm istedin de hapiste yattın, sen delisin” der. Yusuf hiç bir şey söylemez, sadece başını eğer. Bir tarafta yıkılıp gitmiş reel sosyalizmin mağduru genç bir kadın vardır. Diğer tarafta ise sosyalizm hayaliyle en güzel yıllarını hapislerde geçirmiş genç bir erkek. Elka kendi yaşadığı tecrübelerden, sosyalizm istemenin bir delilik olduğunu düşünür. Yusuf ise iflas etmiş bir sistemi savunmaya girişmez ama bu ideali içinde taşımanın bile erdemlilik olduğu düşüncesindedir, ifade edemese bile.
Filmde iskeleden denize bakma sahnesi çok çarpıcıdır. Gerek Yusuf’un yalnız olarak gerekse Elka ile beraber denize baktıkları sahneler olağanüstüdür. Burada belirsizliğe, çaresizliğe, umutsuzluğa vurgu yapılır. Yine iskeleden hırçın denize baktıkları bir sahnede Elka “biliyor musun, sen şimdiki zamanda yaşamıyor sanki. Rus romanlarından kaçmış gibisin. Yusuf ne düşünüyorum biliyor musun? Keşke her şeyi geride bırakıp uzun bir yolculuğa çıkabilseydik seninle” der. Bunun üzerine Yusuf umutlanır ve Elka ile Gürcistan’a gitmek için pasaport çıkartır. Fakat arkadaşı Elka’yı bu fikirden vazgeçtirir ve Elka yalnız döner. Yusuf umutsuz bir biçimde çocuğa vaat ettiği bisikleti alarak köyüne geri döner. Uzun zamandır uğraştığı tulumu tamir eder ve çalmayı başarır. Çalınan tulum ve dokunaklı sözler eşliğinde filmin sonu gelir. Dışarıya odaklanan kameranın kadrajına Yusuf’un cenazesi girer ve film biter.
Sonbahar son dönem Türk filmleri içerisinde çok önemli bir yere sahiptir. Anlatım biçimi ve görüntü yönetimi açısından belirli bir düzeyi tutturmuştur. Bu durum yönetmen Özcan Alper’in özgün bir sinema dili oluşturduğunu göstermektedir. Bununla birlikte Alper, daha ilk filminde politik bir konuyu merkeze alarak, genç bir insanın siyasi sebeplerle hapis yatmasını dolaylı da olsa eleştirerek insani duyarlılığını da göstermiştir.
Hasan Hüseyin Akkaş
hhakkas@hotmail.com
PAYLAŞ
Önceki makaleİki Dil Bir Bavul
Sonraki makaleYol

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tarih bölümünden mezun. Tarih okurken sosyoloji, siyaset bilimi ve edebiyata merak duydu. Yazmayı ve özellikle eleştirel yazmayı oldukça önemsiyor. Sinemaya olan ilgisi lise yıllarına dayansa da fakültedeki bir hocasının etkisiyle sinemaya ilgisi arttı ve izledikleri filmleri yazmayı önemsemeye başladı. Yerli filmleri yazmayı, kültürel unsurlara daha hakim olduğu düşüncesiyle daha çok önemsiyor. Amerikan klasik filmleri ile Avrupa sinemasını ve İran Sinemasını önemsiyor. İtalyan Yeni Gerçekçi sinema akımı ve bunun Türkiye’deki izlerini araştırıyor… Lattuada’nın şu sözünü sinema hakkında temel şiarı olarak benimsiyor:”Paçavralar içinde miyiz? Paçavralarımızı gösterelim. Yenildik mi? Felaketlerimize bakalım. Onlar mafyaya mı, Hipokrat sofuluğa mı, konformizme mi, sorumsuzluğa mı, hatalı eğitime mi borçluyuz? Borçlarımızı acımasız bir şereşilik aşkıyla ödeyelim ve dünya, gerçekle bu büyük savaşa heyecanla katılacak… Hiçbir şey bir ulusun tüm temellerini sinemadan daha iyi ortaya koyamaz”.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK