Yol

Yol

734
0
PAYLAŞ


1982 yılındaki Altın Palmiye ödülü, Costa Gavras’ın Kayıp (Missing) ve Yılmaz Güney’in Yol filmi arasında paylaştırıldı. Gavras Kayıp filminde, Şili’de 1973 yılında Salvador Allende’ye karşı yapılan faşist askeri darbe sırasında kaybolan oğlunu arayan bir babanın hikâyesini anlatır. Yılmaz Güney ise senaryosunu yazdığı ve bizzat çekiminde de müdahil olduğu Yol filminde, 1980 askeri darbe sonrası cezaevinden izinli çıkan beş mahkûmun sıradan, sıradan olduğu kadar da çarpıcı hikâyelerini anlatır. Her iki filmin de ortak noktası askeri darbe sonrasının resmedilmesidir. Askeri darbelerin gerçek yüzünün gösterilmesi, yaşanan her türlü kaybın ve travmanın bir nebze olsun anlatılması kaygısıdır. Özgürlük ve güven ortamının kaybolduğu ve özellikle muhalif kesimler üzerinde yoğunlaşan baskıların gösterildiği çarpıcı filmlerdir her ikisi de. Politik film kategorisinin en önemlilerinden oldukları kuşkusuzdur.
Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı Yol’un çekimine önce Erden Kıral başlamıştır. Fakat daha sonra filmin çekimi Güney tarafından Şerif Gören’e verilmiştir. Filmi, Şerif Gören tamamlamıştır. Önce on bir ayrı hikâyenin anlatılması planlandıysa da daha sonra hikâye beşe indirilmiştir ve film böylece tamamlanmıştır. Filmin Güney’in mi yoksa Gören’in mi olduğu şeklindeki tartışma beyhudedir. Filmi Gören çekmiştir ama film tamamen özgün bir Yılmaz Güney filmidir. Zira filmin çekim sürecinde Güney’in yönlendirmesi ve montaj aşamasındaki seçimi ve şekillendirmesi filmin Güney’in filmi olarak değerlendirilmesine ve tanınmasına vesile olmuştur. Yol, Türk Sineması’nın en önemli filmlerinden biri sayıldığı halde oldukça talihsizdir. Seyirciyle buluşması, filmin yasaklanması nedeniyle ancak 1999’da olabilmiştir. Yasak 1992’de kalktığı halde, sinema salonu sahipleri filmi göstermekten imtina etmişlerdir. Özellikle 1990’ların ortalarından itibaren yükselişe geçen Türk Sineması’nda, bu tarihlerden önce yabancı eleştirmenler sadece Yılmaz Güney’i tanıyorlar ve Yol’dan bahsetmeden de geçmiyorlardı. Türk Sineması bir anlamda yabancı gözlemciler için Yılmaz Güney demekti.
Yılmaz Güney’in Yol’unun neden bu kadar önemli olduğunu ve Türk Sineması’ndaki yerini irdelediğimiz zaman gerçekten önemli “ilk”lerle ve gerçekçi tespitlerle karşılaşırız. İlk önemli tespit, 1980 askeri darbesinin beş mahkûmun hayatından önemli kesitlerle hikâye edilmesi ve bilhassa hapishanedeki baskıcı ortamın çok sarih bir biçimde aktarılmasıdır. Hoparlörden duyulan ve mahkûmlara uymaları gereken kuralların hatırlatıldığı o meşum ses ve çağrıştırdığı faşizan uygulamalar çok çarpıcıdır. Mahkûmların mektuplarının dağıtıldığı açılış sahnesi ve toplama kampı izlenimi veren zorunlu çalıştırmalar bahsedilen faşizan uygulamaların sair tezahürlerindendir. Diğer önemli bir tespit ise Kürt sorununun çok açık bir biçimde gösterilmesidir. Hayatlarını kazanmak için kaçakçılık yapmak zorunda kalan ve sınırdan gidiş geliş sırasında askerler tarafından vurulan kaçakçıların sorunu çok bariz olarak ortaya konmaktadır. Ölülerine bile sahip çıkamayan insanların dramları oldukça gerçekçi bir anlatımla resmedilir.
Yol’un anlatım gücünü kuvvetlendiren önemli bir unsur, beş ayrı mahkûmun hayatlarından kesitlerinin hem ayrı ayrı hikâyeler olarak bağımsız olarak değerlendirilebilmesi hem de birbirlerine paralellikler taşıması hasebiyle bütünlük arz ederek anlam birliğini korumasıdır. Her hikâyede kadının olması ve kadına ulaşamama başka bir deyişle kötü son hikâyelerin ortak noktasıdır. Mahkûmluk ve dolayısıyla kadından ayrı düşme filmin temel sorunsalı gibidir. Bu sorunsal üzerine bina edilen ve her birinin ayrı ayrı hayat hikâyeleri ile somutlaşan ve belirli bir gerçekliğe işaret eden toplumsal sorunlar çok net olarak ortaya konur.
Yol’da anlatılmaya çalışılan bir diğer önemli husus ise törelerdir. Törelerin bölge insanlarının uyması zorunlu olan kanunlar olduğu çok açık olarak anlatılır. Kötü yola düştüğü iddia edilen kadının cezası bellidir. Törelere karşı gelmek imkânsızdır. Fakat bir yanda töre diğer yanda ise eşine duyduğu sevginin arasında kalan mahkûm karakterinin ikilemi ve dolayısıyla ortaya çıkan insani dram filmin anlatım gücünün derinliğini göstermesi açısından anlamlıdır. Olacakları bildiği halde yazgısından kaçmayan ve tek isteği cezasının eşi tarafından verilmesi olan kadının dramı filmin dramatik yönünün tipik bir tezahürüdür.
Yol’da anlatılan diğer önemli bir konu ise kadına bakıştır. Nişanlısıyla gezerken kadına evlilikte uyması gereken kuralları hatırlatan daha doğrusu erkeğin kadından beklentilerini sıralayan mahkûm karakteri, toplumda kadının yeri ve kadına bakış hakkında önemli fikirler verir. Diğer yandan nişanlısıyla serbestçe gezemeyen nişanlı iki insanın durumu da toplumdaki muhafazakârlık hakkında bir şeyler anlatmaya çalışır gibidir. Trende tuvalette basılan evli karı kocaya karşı duyulan ve önlem alınmasa linçe kadar gitmesi içten bile olmayan tepki de güruh psikolojisinin ahlaki değil ahlakçılığa soyunan bir tepkisidir. Diğer taraftan her şeyi göze alıp, kardeşinin ölümüne eşinin sebep olduğunu bildiği halde, eşiyle kaçan ve trende küçük kardeşi tarafından infaz edilen kadının sonu da belirli bir gerçekliğe tekabül eden içinde yaşanılan toplumun somut hallerinden biridir. Dolayısıyla kadın, toplumu oluşturan her iki cinsten birisi değil erkeğe tabi olarak ve erkeğin seçimiyle hayatı ve kaderi şekillenen somut hayattaki rolü aktif değil pasif olan bir varlıktır. Günümüzde bu durum kısmen de olsa değişse bile resmedilen gerçeklik neredeyse olduğu gibi korunmaktadır.
Yılmaz Güney’in Yol’u, Türk Sineması’nın en önemli filmlerinden biridir. Türkiye’nin belirli bir bölgesinin sorunlarını erken denilebilecek bir tarihte ele alması, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin karanlık yüzünü yine ilk olarak işleyen film olması, töreyi ve kadın sorununu gerçekçi olarak işlemesi sebebiyle alanında ilk ve aşılamamış bir filmdir. Güney filmlerinin gerçekçiliğini, özgüllüğünü ve dolaylı ya da dolaysız olarak politikliğini Yol’da da görmek mümkündür. Günümüzde tartışılan sorunların birçoğunun Yol’da ele alındığını görürüz. Dolayısıyla aradan geçen otuz küsur yıla rağmen güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bir filmdir Yol.
Hasan Hüseyin Akkaş
hhakkas@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleSonbahar
Sonraki makale66. Cannes Film Festivali’nde Ödüller Verildi

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tarih bölümünden mezun. Tarih okurken sosyoloji, siyaset bilimi ve edebiyata merak duydu. Yazmayı ve özellikle eleştirel yazmayı oldukça önemsiyor. Sinemaya olan ilgisi lise yıllarına dayansa da fakültedeki bir hocasının etkisiyle sinemaya ilgisi arttı ve izledikleri filmleri yazmayı önemsemeye başladı. Yerli filmleri yazmayı, kültürel unsurlara daha hakim olduğu düşüncesiyle daha çok önemsiyor. Amerikan klasik filmleri ile Avrupa sinemasını ve İran Sinemasını önemsiyor. İtalyan Yeni Gerçekçi sinema akımı ve bunun Türkiye’deki izlerini araştırıyor… Lattuada’nın şu sözünü sinema hakkında temel şiarı olarak benimsiyor:”Paçavralar içinde miyiz? Paçavralarımızı gösterelim. Yenildik mi? Felaketlerimize bakalım. Onlar mafyaya mı, Hipokrat sofuluğa mı, konformizme mi, sorumsuzluğa mı, hatalı eğitime mi borçluyuz? Borçlarımızı acımasız bir şereşilik aşkıyla ödeyelim ve dünya, gerçekle bu büyük savaşa heyecanla katılacak… Hiçbir şey bir ulusun tüm temellerini sinemadan daha iyi ortaya koyamaz”.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK