Kim Ki-duk

Kim Ki-duk

766
0
PAYLAŞ

Güney Koreli senarist, yapımcı ve yönetmen Kim Ki-duk, 1960 yılında küçük bir taşra köyünde doğdu. Henüz dokuz yaşındayken ailesiyle başkent Seul’a taşındı. Orada bir okula kaydolup maddi yetersizlikler yüzünden okulu bırakmak zorunda kalan yönetmen, on beş yaşında fabrikalarda işçi olarak çalışmaya başladı. Yirmi yaşında girdiği deniz kuvvetlerinde beş yıl çavuş olarak görev aldı. Ardından iki yıl kadar bir kilisede çalıştı ve bu sırada rahip olmayı düşündü. Çocukluğundan beri resim çizen Kim Ki-duk, 1990’da yol parasını ancak toparlayarak sanat şehri Paris’e, güzel sanatlar eğitimi almaya gitti. Bir süre Fransa’nın güneyindeki Montpellier’de bir kamp alanında çadırda yaşayıp, çizdiği resimleri satarak yaşamını sürdürdü. Minimum eşyaya sahip olduğu, her gün derin düşüncelere daldığı, saatlerce kumsalda yürüdüğü ve sokaklarda resimlerini sergilediği bu dönemini, hayatının en rahat ve özgür dönemi olarak anlatır.
Aslında tamamen resim çizme ve bu yönde kendini geliştirme isteğiyle gittiği Paris’te, ilk kez film izledi ve böylece asıl tutkusu olacak sinemayla tanıştı. 1993’te tekrar kendi ülkesine döndüğünde senaryo yazmaya başlayan Kim Ki-duk’u, herhangi bir şekilde ele alırken bütün bunları yeniden anımsamak gerekiyor. Hikâye yaratmayı ve anlatmayı daima sevdiğini söyleyen Kim Ki-duk, Paris’te geçirdiği süre boyunca, bunu başka yollarla da yapabileceğine inanmış. İki senaryosunun peş peşe aldığı ödüller onu daha da motive etmiş olmalı ki yönetmenin 2013 itibarıyla on sekiz filmi var. Hiçbir sinema eğitimi olmayan, üstelik sinemayla da bu kadar geç tanışan yönetmen; kendine özgü, hazmetmesi zor, metaforlarla dolu ve estetik açıdan oldukça başarılı filmlere imza attı. Hayat deneyiminin fazla olması; farklı şeylerle uğraşmasından dolayı toplumun çok farklı kesimlerini gözlemleme şansı elde etmesi ve elbette resim çizip aynı zamanda fotoğraf da çekmesi, belki onu bu kadar kendine has kılıyor.
Resimlerindeki sembolik ve dışavurumcu tarzını filmlerine de yansıtan yönetmenin sevdiği ressamlar arasında Egon Schiele ve Gustav Klimt var.
İlk filmini oldukça düşük bir bütçeyle çektikten sonra kariyerine nerdeyse her yıl bir film çekerek devam eden yönetmenin aslında pek çok filmi düşük bütçeyle çekildi. Fakat yönetmen, 1996 yapımı ilk filmi Timsah (Ag-o/Crocodile)’tan itibaren ülkesinde ağır eleştirilere maruz kaldı. Ülkesinde anlaşılamayan ve destek göremeyen Kim Ki-duk, uluslararası festivallerde ise hemen fark edildi. (Güney Kore’de yönetmenin filmlerinin hepsini izleyen toplam kişi sayısı, Fransa’da sadece bir filmini izleyen kişi sayısından daha azmış. Çok garipsenen ve hep dile getirilen bu durum aslında bize de fazla yabancı bir durum değil sanırım.) Bir senaristle ortaklaşa çalıştığı Paran daemun (Birdcage Inn, 1998) filmi hariç tüm filmlerinin senaryosu kendisine ait ve filmlerinin setlerinde de her türlü işi gocunmadan yapmasıyla biliniyor. Uzun süre fabrikalarda çalışması, her türlü makine ile içli dışlı olmasını sağladığı için filmlerini teknik açıdan ele almasının kolaylaştığını düşünüyor.
Dönüm noktası ise dördüncü filmi olan Ada (Seom /The Isle)’nın 2000 yılında Venedik Film Festivali’nde beğeni toplaması oldu. Yönetmen her filmiyle dikkatleri üzerine çekip, dünya çapındaki festivallerden ödüller almaya devam ediyor.
Film karakterlerinde zıtlıkları ve iki uçlu duyguları yansıtmayı seven Kim Ki-duk; karşıtlıkları anlatmayı sevdiğini vurguluyor ve mesela, aslında korkan bir adamın daha çok ve daha iyi dövüştüğünü düşünüyor. (1) “Siyah beyazdır, beyaz da siyah” sözü yönetmenin adeta mottosu. Hatta Rüya (Bi-mong/Dream) adlı 2008 yapımı filminde, bir karakter aracılığıyla bizzat bu söze yer verir ve gerek kurduğu mizansene gerekse de oyuncuların kişiliklerine bu iki uçluluğu iyice yedirir.
Filmlerinde diyaloglara ya az yer verir ya da ana karakterleri hiç konuşturmaz. 2005 yapımı Yay (Hwal/The Bow)’daki ana karakterler hiç konuşmaz. 2007 yapımı Nefes (Soom/Breath)’de ana karakterlerden biri hiç konuşmaz, diğeri duygularını şarkı söyleyerek anlatır. 2004 yapımı Boş Ev (Bin-Jip/3-Iron)’de ana karakterlerden biri hiç konuşmaz; diğeri de tek cümle söyler. Filmlerinde sessizliği tercih etmesiyle ilgili olarak “Bazen kelimelerin gerçeği çarpıttığını ve bu gerçeği sessizliğin yakaladığını” söylüyor. (2) Ayrıca bir yönetmen olarak bazı boşlukları izleyicilerin doldurmasını istiyor.

Kaynak:
Fikriye Yüksel
fikkyy@hotmail.com
Not: Bu yazı, ilk olarak 8 Nisan 2013’de bugunbugece sitesinde yayımlanmıştır.


PAYLAŞ
Önceki makaleTürk Sineması Hafızasına Kavuşuyor
Sonraki makaleArirang
Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK