Camille Claudel, 1915

Camille Claudel, 1915

524
0
PAYLAŞ
 
Kadınlara eğitimin verilmediği bir dönemde Paris Güzel Sanatlar Akademisi’nde bir grup kadınla birlikte atölye kiralayan Camille Claudel, daha sonra bu atölyede onlara heykeltıraşlık eğitimi veren ünlü heykeltıraş Auguste Rodin’le tanışır. Kısa süre sonra Rodin’in hem ilham kaynağı hem de sevgilisi olan Claudel, ilk dönem eserlerinde Rodin’in etkisindedir. Bir süre sonra akıl sağlığını kaybeden ve Rodin’in kendi başarısını hazmedemediği için eserlerini çaldığını iddia eden Claudel, hayatının son otuz yılını bir akıl hastanesinde geçirir.
Fransızların nevi şahsına münhasır yönetmenlerinden Bruno Dumont’un elinde Camille Claudel’in yukarıda özetlediğimiz sarsıntılı ve trajik hayatının son bölümü sakin ve duyarlı bir anlatımla beyazperde aktarılıyor. Claudel’in hastanede kaldığı süreci merkezine alan Dumont, Carl Theodor Dreyer’in Jeanne d’Arc’ın Tutkusu (La Passion de Jeanne d’Arc, 1928)’nda Maria Falconetti’nin yüz hatlarından bir tablo yaratması gibi,  Juliette Binoche’tan da benzer bir tablo çıkarmayı başarıyor. Binoche’un enfes performansıyla sırtladığı filmde, Dumont çile çeken bir sanatçı tablosu çıkarmanın yanı sıra, sanat ve sanatçının iktidarla ilişkisi üzerinden Claudel’in hikâyesini günümüzle de bağlantılandırıyor. Muktedirlerin düşünen, üreten, algısı açık ve hayal gücü geniş sanatçılarla hiçbir zaman uzlaşamayacağını, sanatın ve sanatçının yapısı gereği iktidarı elinde bulunduranlarla bir çatışma içerisinde olduğunu çok net bir şekilde özetliyor. Kendisine verilenle yetinmeyen sanatçının gerçekliği kendi imgeleminde yeniden yaratarak iktidarın yetki alanını zorlaması ve “verili” olanı reddederek bir başkaldırı içerisine girmesi mücadelenin odak noktasını oluşturuyor.
32. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Bir Deneysel Sinema Tarihi (Free Radicals: A History of Experimental Film, 2012) isimli belgeselde, Hitler iktidarının sinema alanındaki ilk icraatlarının deneysel filmleri yasaklamak olduğunu görmüştük. Hans Richter’in yasaklanan ve el koyulan basit kısa filmleri aslında tek bir şeyi ortaya koyuyordu: Richter’in filmleri kural ve sınır tanımayan imgelerden oluşuyor ve filmlerinde imgeler başıboş bir şekilde hareket ederek, tabiri caizse “deliriyor”du. İmgelerin düzensiz ve başıboş bir vaziyette kontrolden çıkmasından bir adım sonra insanların da aynı şekilde kontrolden çıkacağından ürken Nazilerin bu sinemayı ve sinemacıları yasaklaması, esasında sanatçının özgün ve özgür dünyasıyla iktidarın denetimi altında tuttuğu sınırlı alanla bir çatışma yaratıyor. Böylesi bir özgürlük alanına müsaade etmek istemeyen iktidarların deneysel ve avangard sanata (ve tabii ki sanatçılara) olan öfkeleri de buradan kaynaklanıyor.
Camille Claudel, 1915’te Bruno Dumont, Claudel karakterinin iç dünyasını bir “moraliste” gibi son derece temkinli ve duygusal dalgalanmaları dikkatle gözlemleyen sabırlı bir biçimde beyazperdeye taşırken, anlatısını sanat, sanatçı, inanç, iktidar, özgürlük gibi günümüzde de tartışmaların odak noktası hâlini alan pek çok kavramla da destekleyerek Claudel üzerinden bu tartışmalara başka bir boyut katmayı başarıyor. Bu açıdan Camille Claudel, 1915 sadece Camille Claudel’in trajik yaşamının son bölümünü anlatan dingin ve psikolojik bir çözümleme içeren bir eser olmasının ötesinde, günümüzün konjonktürüne de uygun, modern bir uyarlama olarak önem arz ediyor.
Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com
 
PAYLAŞ
Önceki makale33. İstanbul Film Festivali’nde Salı Günü
Sonraki makale2013’ün En İyi Avrupa Filmleri
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK