Kill Bill

Kill Bill

481
0
PAYLAŞ

Hollywood sinemasının ithal kültür ürünü mü? Bu soru bağlamında işte size bir Kill Bill İncelemesi…

Bu yüzyıl iletişim çağı olarak nitelendirilirse herkesçe kabul görmese de yadırganacak bir isim koyma çabası da olmayacaktır.  İletişimin yaygınlığı ve büyük etkinliği yadsınmayacak kadar ortadadır çünkü.  İşte bu geniş denilebilecek “ama eşit değil” iletişim imkânları büyük bir etkileşimi de beraberinde getirir ve günümüz insanları, hiçbir çağın yaşamadığı kadar birbirleriyle iletişim imkânlarıyla donatılmış bir nesildirler aslında. Böyle bir konjonktür elbette olgun meyvelerini verir ve kültürel etkileşimle işlenip üretilmiş birçok sanat eseri bu çağın birer ürünü olarak kendini gösterir. Analizini yapmaya çalışacağımız sinema eseri de işte böyle bir etkileşimin meyvesidir. Yeterince olgun ve tatlı mıdır peki? İşte asıl mesele tam da budur.

O Ren Ishii (nağm-ı diyar Cotton Mouth) ile başkahramanımız  ölüm makinesi Gelin (yeminini etmeden önce ki kod adıyla Black Mamba) birinci bölümünün sonunda beklenildiği gibi karşı karşıya gelmiştir işte, birbirlerine saldırırlar ve ilk darbe O Ren Ishii’den gelir. Gelin sırtına ciddi bir kılıç darbesi almıştır ve düşmanı alaylı bir şekilde ona bakarak “beyaz Amerikalı kız samuray kılıçlarıyla oynamayı seviyor” der. Bu sahneye tekrar döneceğiz ama bu sahne ve devamı hem filmin oluşturulma mantığını hem de gerçekle ironik bağını anlatmak için güzel bir çıkış noktası.

Kendine has bir üslubu ve orijinal bakış açısıyla birçok yönetmenden ayrılsa da Hollywood bacasız sanayisinin bir üreticisi olarak yönetmen Quentin  Tarantino, samuray kılıçlarıyla mı oynamak istemiştir, sadece bir mistik Doğu hayranı beyaz olarak? Aslında bunu direkt olarak söylemek kesinlikle Tarantino için büyük bir haksızlık olacaktır. Hiçbir şey olmasaydı bile başta bahsettiğimiz kendine has üslubu ve orijinal bakış açısı sanıyoruz ki sinemasal nitelik açısından ortaya kötü bir film çıkmasına zaten izin vermeyecekti fakat bunların yanında yönetmenin yıllarca beslendiği Wuxia’lardan tutun da Japon animelerine; oradan sinemasının alameti farikası istismar filmlerine kadar tüm bu sinemasal kaynakları onun ironik bakış açısı ile vahşet ve mizah yüklü tuhaf dünyasıyla birleşince ortaya sinema tarihinin en curcunalı seyirliklerinden biri çıkmıştır zaten.

Etkilendiği kültürler ve yapıtlarını özel olarak biraz daha irdelemek gerekirse en temelinde bir intikam hikayesi olan Kill Bill 1973 yapımı Toshiya Fujita filmi Lady Snowblood’dan oldukça etkilenmiştir. Bunun yanında kullandığı anlatım teknikleri, diyaloglar, karakterler ve kostümlere kadar her şeyde de Uzakdoğu dövüş filmlerinin tanıdık halesini hissetmek hatta açıkça verildiği için direkt olarak fark etmek mümkündür. Bunun yanında karakterlerinin sadece performansları değil inşalarındaki abartı onları tipleşmeye yaklaştırmış; sıkı aralıklarla serpiştirilmiş ironik ve hatta absürd diyaloglar ve durumlar birleşimi bir Tarantino evreninde olduğunuzu açık seçik zaten size hissettirmiştir.

Tüm bu Uzakdoğu kültürü referans ve alıntılamalarına rağmen Kill Bill, sinemasal gerçekliğindeki sosyal evreni içinde tam bir Amerika atmosferine hakimken, yine sinemasal gerçekliği içinde tüm bu kültür karmaşasına bir Amerikan kimliğiyle dahil olmaktadır. Gelin, Hattori Hanzo kılıcıyla Amerikalı beyaz bir kadındır ve tüm karakterler de Amerika evrenine gayet realist  “filmin realiteye izin veren atmosferi nispetinde” ve organik bağlarla bağlanmış durumdadırlar.

Tespitini yaptığımız (eleştirisini değil) bu Amerika atmosferi ile iç sinemasal evreninin üstte bahsettiğimiz unsurlarıyla örülmüş Tarantino kokusu, yine üstte açıklamaya çalıştığımız Uzakdoğu kültür ve mitleriyle bezenmiş karakterleri ve kotarılmış dokusuyla Kill Bill sinema tarihinin modern kült yapıtlarından biridir. Ve son söz olarak en başta ki küçük sahnemizi tamamlamak yazıyı istediğimiz zemine oturtacaktır sanırım.

Gelin’in samuray kılıcının tüm gücü ve maharetiyle O Ren Ishii’ye saldırıp onu bacağından yaralaması aslında onun “ samuray kılıcıyla oynayan” alelade bir beyaz olmadığını, Ishii’ye nasıl kanıtlamış ve ona özrünü diletmişse, bu filmin ulaştığı yetkinlik de Tarantino’nun her gördüğü güzele çıkarcı bir ayran gönüllülükle göz süzen bir Hollywood yönetmeni olmadığını tüm dünyaya aynı şekilde kanıtlamıştır. Ama bu yanlış anlaşılma için bir özre gerek var mıdır? Varın buna da siz karar verin…
Fatima Güner
fatima.m.lotus@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleBram Stoker’s Dracula
Sonraki makaleDüğün Dernek
Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK