The Shining

The Shining

1212
0
PAYLAŞ
Stephen King’in Türkçeye Medyum ismiyle çevrilen çok satan kitabından uyarlanan filmle ilgili iki baskın görüş vardır. Seyircilerin bir kısmı yönetmen Stanley Kubrick’in filmi özgün bir şekilde uyarlamasından rahatsızdır. Kubrick’in filminin, King’in kitabından farklı bir yöne kaydığı, hikâyenin en önemli kısımlarını yönetmenin beyazperdeye aktarmadığı görüşü hâkimdir. Yazarın filmden sonra yaptığı açıklamaların ve açık bir biçimde Kubrick’i hedef göstermesinin de bunda etkisi vardır. Neticede, edebiyat uyarlamalarındaki genel tartışma Medyum gibi kült olmuş bir eserde de süregelir. Oysa tartışmanın diğer kanadında, Kubrick’in filminin eserden daha güçlü olduğunu savunan azımsanmayacak bir kalabalık da vardır. Neticede bu klasik tartışma hâlâ sürse de, Cinnet’in (The Shining) gerilim sinemasının önemli örneklerinden biri olduğu aşikârdır.

Filmde, yazar Jack Torrance’ın ailesiyle birlikte Overlook Oteli’nde bekçilik yapmak için Rocky Dağları’nın karlı eteklerine yaptığı yolculuğu ve burada ailenin başına gelen doğaüstü olayları izleriz. Kitapta, daha çok Torrance ve ailesinin hayaletlerle dolu bir otelde mahsur kalması ve otelin karakterlerin psikolojileri üzerindeki etkisi ön plâna çıkar. Mekân ve karakterler arasındaki gerilim merkezdedir. Kubrick’in filminde ise, hayaletler gerilimin yanı sıra “geçmişle hesaplaşma” anlamında, işlevsel bir nitelik kazanır. Overlook Oteli’nin bir Kızılderilili mezarlığının üzerine inşa edilmesi, hesaplaşmayı daha da ilginç kılar. Hikâye, Amerika’nın kendi geçmişiyle hesaplaşmasının alegorisi gibidir. Otelin her yanına nüfuz eden Kızılderili işlemeleri, otelin esas sahiplerinin de işaretidir. Jack Torrance’ın akıl sağlığını yitirmesine neden olarak da okunabilecek Kızılderili katliamı ve geçmişin bastırılması, Overlook Oteli’nde günyüzüne çıkar. Otelin köşelerinden sızan ve gittikçe artan kan gibi, kolektif hafızada üzeri örtülenler de ortaya dökülmeye başlar. Barmenin ifadesiyle “beyaz adamın yükü”nü taşıyan Jack, film ilerledikçe bu yükle başa çıkamaz ve akıl sağlığını kaybeder.

Kubrick’in filmi, kaynak aldığı eseri aşarak çok katmanlı ve farklı okumalara müsait bir alan yaratır. Kitapta yer alan oteldeki hayaletlerle Torrance ailesinin karşılaşması üzerinden bir gerilim yaratmaktansa, bu gerilimi insanın karanlık doğasına bir yolculuk yapmak için fon olarak kullanmayı tercih eder. Jack Torrance üzerinden insanın karanlık doğasına yapılan vurgu, sonraki aşamada resme daha geniş açıdan bakılarak Amerika’nın kolektif belleğinde yapılan bir yolculuğa dönüşür. Kubrick’in belki de en büyük başarısı, bu yolculuğu mükemmel bir sinematografiyle beyazperdeye taşımasındadır. Kırmızı rengi her karede kullanarak, bilinçaltına bastırılan korkuyu sürekli canlı tutan yönetmen, yarattığı mekân tasarımıyla da seyircileri karanlık yolculuğuna ortak eder. Çıkışsız labirentlerden uçsuz bucaksız koridorlara, geniş salonlardan tekinsiz fotoğraf karelerine kadar her şey titizlikle hazırlanmıştır. Kubrick, Torrance ailesinin yaşadıkları aracılığıyla seyircilerin bilinçaltlarına bastırdıkları korkuları uyandırır. Filmdeki renk kullanımı, ses ve mekân tasarımı buna yönelik işler.

Son olarak filmin sosyolojik, psikanalitik ve ideolojik yönden çeşitli okumalarının yapıldığı Oda 237 (Room 237, 2012) isimli bir belgeselin de olduğunu, belgeselde filmi çözümlemeye çalışan farklı meslek gruplarından insanların filmin altmetnini deşerek, filmin farklı açılımlarını seyircilere aktardıklarını da belirtelim. Her izleyişte yeni şeylerin fark edildiği bir tür yapboza benzeyen yapısıyla türün en ilginç örneklerinden olan Cinnet, sinema tarihinin de kuşkusuz en ilginç filmlerinden.

Barış Saydam

Bar_saydam@hotmail.com

* Bu yazı daha önce Arka Kapak sitesinde yayımlanmıştır.

 

PAYLAŞ
Önceki makale3. Fantasturka Film Festivali Başlıyor
Sonraki makaleİnsanları Seyreden Güvercin Vizyona Giriyor
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK