2014’ün En İyi Avrupa Filmleri

2014’ün En İyi Avrupa Filmleri

1364
0
PAYLAŞ

Avrupa Sineması blogundaki yazarlar tarafından hazırlanan ve Türkiye’de 2014 yılında gösterilen filmler, düzenlenen festival ve etkinler çerçevesinde izlenen bütün filmlerin değerlendirme kapsamına alındığı listenin en üst sırasında Dardenne Kardeşler’in son filmi İki Gün Bir Gece bulunuyor.

1) İki Gün Bir Gece (Two Days One Night)
Luc Dardenne ve Jean-Pierre Dardenne tarafından yazılıp yönetilen bu derli toplu, oturaklı film, Dardenne Kardeşler’den alışık olmadığımız şekilde neredeyse bize büyük bir hayat dersi verecek nitelikte. İki Gün ve Bir Gece evli ve çocuklu Sandra’nın ayrı kaldığı işine dönebilme mücadelesini anlatıyor. Sandra’nın işine dönebilmesi iş arkadaşlarının yapacağı seçime bağlıdır, bu nedenle Sandra onları ikna edebilmek için her biriyle tek tek görüşmek zorunda kalacaktır. Filmi farklı kılan aslında bu mücadelenin hem Sandra’nın hem de iş arkadaşlarının hayat mücadelesi oluşu. Genelde izleyici filmi izlerken başkarakter ile empati kurarken bu filmde ister istemez kendini Sandra’nın iş arkadaşlarının yerine de koyarak vicdani muhasebe yapacaktır. Film, konusu itibariyle kolayca duygu sömürüsüne doğru gidebilecekken bu tür aşırılıklardan ustaca arınmış, yapaylıktan uzak saf bir dille hikâyesini izleyiciye sunuyor. Bazı bölümlerde üzüntü verici ama asla ümit kırıcı değil! Çünkü Dardenne Kardeşler’in bize anlatmak istediği bir başka mücadele daha var elbette: İnsanın kendi kendisiyle olan mücadelesi. (Güzin Tanyeri Işık)

2) Dile Veda (Adieu au Langage 3D)
Jean-Luc Godard seksen yaşını aşmasına rağmen, denemeye ve sinemanın imkanlarını genişletmeye devam ediyor. Dile Veda’da Godard, Film Socialisme ve 3x3D (The Three Disasters bölümü) filmlerinin izinden giderek medeniyeti ve bireyin medeniyet içinde yaşadığı çıkmazı ele alıyor. Medeni bir dünya kuran bireyin kendi çevresine ördüğü duvarları, verili bilgiyi, kültürel normların işlevini ve birey üzerindeki etkisini bir çiftin hikâyesi çevresinde çizgisellik kaygısı peşinde koşmadan aktarıyor. Kişinin çevresiyle iletişim kurmasında ve medeni bir dünyaya eklemlenmesinde birincil öneme sahip olan dilin yapısını sorgulayan yönetmen, dilin birey ve kültür üzerindeki normatif etkisini eleştiriyor. Başroldeki çiftiyle Adem ile Havva’nın hikâyesine atıfta bulunan Godard, başlangıç ile günümüz arasındaki geçen süreç içinde dönüşen bireye odaklanıyor. Üç boyutun imkânlarını sonuna kadar kullanan, kimi yerlerde bunu işlevsel bir hale getiren (kadın ve erkeğin tek vücut olduğu, farklılıkların ortadan sahnelerde) Godard, kuşkusuz yılın en şaşırtıcı filmine de imza atıyor. Dile Veda seyirlik bir film deneyim yaşatmak yerine izleyicileri düşünsel bir çabaya ortak etme peşinde koşuyor. (Barış Saydam)

3) Ida
Pawel Pawlikowski Ida ile seyirciyi bugünden alıyor, 1960’ların sinema estetiğine ve savaş sonrası Polonya’sına doğru yola çıkarıyor. Çerçeve ölçüsünden, siyah-beyaz renk paleti ve kadrajlarına; karakterlerinin zarafetinden dingin tempolu inanç ve savaş sorgusuna 2014’de adeta bir Bergman/Bresson filmi izletiyor. Ida, senenin zamanı ve mekânı aşan en iyi filmlerinden… Bir Katolik okulunda, rahibelik eğitimini tamamlamanın eşiğinde olan yetim ­Anna bir gün teyzesinin kendine ulaşmasıyla manastırı birkaç günlüğüne terk ediyor. Kendisine tamamen zıt bir karakter olan teyzesi Wanda, genç kıza ailesinin Yahudi olduğunu, adının ise Ida olduğunu söyleyince Anna kendini hiç farkında olmadığı bir tarihin ortasında buluveriyor. Hem mekânların hem de içinde yaşayan insanların savaş sonrasında kırık dökük bir halde bulunduğu Leh kasabalarında Anna ve Wanda ailelerinden izler arıyorlar. Yolculuktaki deneyimleriyse zihinlerinde bugüne dair ne varsa alt üst ediyor. Ida, bir genç kızın büyüme hikâyesini savaşın izleri ve inanç sorgusuyla harmanlayarak anlatan, her karesi kartpostal olabilecek titizlikte bir film. (Yiğitalp Ertem)

4) Leviathan
Andrey Zvyagintsev’in “Kremlin’le polemiğe giren, yozlaşmaya karşı cesur bir başyapıt” olarak tanımlanan filmi Leviathan, Eyüp Peygamber’in öyküsünden esinleniyor. Rusya’nın kuzeyinde, Barents Denizi kıyısındaki küçük bir kasabada yaşayan Kolya, bir otomobil tamircisidir. Kasabanın belediye başkanı Vadim, Kolya’nın dükkânını, evi ve arazisiyle birlikte satın almayı teklif eder. Ancak doğduğu yerden kopmayı istemeyen Kolya teklifi reddedince, hukuku kendine yontan dev mekanizmasıyla devlet canavarına karşı mücadele etmek zorunda kalacaktır. Dönüş, Sürgün ve Elena’dan sonra Zvyagintsev bir kez daha Avrupa’nın en önemli yönetmenlerinden biri olduğunu kanıtlıyor.

5) Kış Uykusu
Kış Uykusu filmi eski bir tiyatro oyuncusu olan Aydın’ın, Anadolu bozkırlarının ortasında, adeta bir kış uykusuna yatmış gibi görünen ıssız bir mekânda, kendisiyle, hayalleriyle, sevdikleri ve taşrayla kurduğu ve düşe kalka sürdürmeye çalıştığı ilişkilerini konu alıyor. Karı-koca ve kardeşlik bağları da dahil her türlü insan ilişkisinin, çaresizlik, hayal kırıklığı, önyargılar ve çıkışsızlıkla mühürlenmiş olan o ağır kapısını aralıyor. Nuri Bilge Ceylan Bir Zamanlar Anadolu’da filminden sonra bir kez daha sadece kendisinin değil, Türk sinemasının da en iyi filmlerinden birine imza atıyor. Türkiye’de bir Çehov hikâyesi anlatırken, aynı zamanda sınıfsal eleştirisini de günümüz Türkiyesi’ne taşıyor.

6) Turist (Force Majeure)
Turist, usta işi sinematografisi ve inceden hicivli diliyle modern aile üzerine sayıklıyor. İki çocuklu bir çiftin Alpler’deki kayak tatilini anlatan film, yetişkinlerin kontrol altına almayı denediği duyguların, içgüdülerin ve korkuların bir çığa dönüşüp benliklerinden kayıp gidişine odaklanıyor. Cep telefonlarından, mesailerden ve şehir hayatından birkaç günlüğüne uzaklaşıp çocuklarıyla “harika” zaman geçirdikleri bir tatil yapmayı planlayan Tomas ve Ebba çifti için her şey fotoğrafçı tarafından yüzlerine iliştirilen bir gülümsemeyle başlar. Bu gülümsemeyi korumaya devam ederek yemek yedikleri sırada başgösteren çığ tehlikesine Tomas, karısı ve çocuklarını bırakıp kaçarak tepki verir. Çığ gerçekleşmese de, bu içgüdüsel kaçış, Ebba’yı eşi üzerine bir sorgulamaya davet eder. Anlık bir korku, ebeveynlerin birbirilerine ve kendi hayatlarına karşı baskıladıkları duygularını bir bir açığa çıkaracak ve tartışmaya açacaktır. Aile ve cinsiyet rollerine dair içselleştirdikleri kabullerle yaşayan, ya da gibi yapan Tomas ve Ebba, bu rollerdeki çatlaklardan sızan bireysel arzuları anlamaya çalışırken çekirdek ailelerini de ayakta tutmayı deneyeceklerdir. (Yiğitalp Ertem)

7) Calvary
Birlikte yönetmenlik yapmasalar da 2000’lerin sinemaya kazandırdığı en iyi yönetmen kardeşlerden, daha az tanınanı John Michael McDonagh, The Guard (2011) ile geliştirdiği tarzını daha da olgunlaştırıyor. Küçük ve dışa kapalı bir İrlanda kasabasında iyi bir rahip, iyi bir baba ve iyi bir insan olmaya uğraşan James’in taşımaya çalıştığı bu yükle olan mücadelesini anlatan Calvary, hem incelikli bir karakter çalışması hem de sıkı bir kapalı cemaat incelemesi. Rahip James, bir günah çıkarma seansında, günah çıkaran kişinin kendisini bir hafta sonra öldüreceğini öğrenir. Çocukluğunda başka bir rahip tarafından tacize uğrayan bu kişi, intikamını kilise içindeki “iyi” birisini öldürerek almayı kafaya koymuştur. Gelecekteki katilini bizzat tanıyan James, bu bir hafta içinde mevcut hayatına devam etmeye çalışır. Kasabalıların ve yanına gelen kızının sorunlarını çözmek, çevresindeki inançsız kişilerin alaylarına ve eleştirilerine rağmen inancını korumak, bir yandan da kilisesini iflastan kurtarmak için mücadele eder. Fakat hem kilisenin bulaştığı skandallar hem de çevresinde gördüğü adaletsizlik, ümitsizlik ve inançsızlık James’i kendi kimliği üzerine düşünmeye iter. Olabildiğine dikenüstü, mahrem ve dokunulmaz olayları asla buhranlı bir drama boğmayan bir kara mizah ile dillendiren Calvary, Brendon Gleeson başta olmak üzere müthiş oyunculukları, filmin psikolojik derinliğini taçlandıran İrlanda manzaraları ve serinkanlı sinema üslubuyla senenin en iyilerinden. (Yiğitalp Ertem)

8) İnsanları Seyreden Güvercin (En duva satt på en gren och funderade på tillvaron)
Roy Andersson üçlemesinin son filmi olanİnsanları Seyreden Güvercin’de de kendine has üslubuyla sistemi ve ruhunu kaybeden modern insanı anlatmayı sürdürüyor. Üçlemenin diğer filmlerinden de aşina olduğumuz gibi Andersson yaşam ve ölüm karşıtlığı üzerinden, bir yandan sıradan insanların ölümle karşılaşmalarını, ölümün her an ve her yerde oluşunu gösterirken öte yandan da ölümün kitleselleşerek sıradanlaşmasına ve bireyin gündelik hayatındaki değerinin kaybolmasına atıfta bulunuyor. Üçlemesinde Batı’nın üzerine inşa edildiği değerler ve idealler bütününün altını oymaya devam ediyor. Sakat bir modernliğin sonucu olarak sıkışan ve işlemeyen bir sistemi, o sistemin içine yalnızlaşan bireyleri beyazperdeye taşırken, Jean Baudrillard’a atıf yaparak bunun bizim modernliğimizin belirgin bir özelliğinden kaynaklandığını ileri sürüyor. Aydınlanma felsefesinin yarattığı insan prototipinden bu yana bilim ve rasyonalite temelli ilerlemeci bir felsefenin günümüze değin süregelen süreç içerisinde ortaya çıkardıklarını Andersson’ın filmlerinde gözlemlemek mümkün. Bu yüzden de Andersson’ın sineması gösterdiklerinden çok, gösterdiği görüntülerin taşıdığı simgesel değerler açısından önem kazanıyor. (Barış Saydam)

9) Özgürlük Dansı (Jimmy’s Hall)
Listenin İrlanda kırsalında geçen bir diğer filmi ise büyük usta Ken Loach’un son filmi olduğu fısıltılarıyla yüreğimizi burkan Jimmy’s Hall. Calvary’de daha münferit meseleler üzerinden tartışılan Kilise’nin, baskıcı bir toplumsal rolü üstlendiği 1930’lar İrlanda’sında geçen film yine Loach/Laverty birlikteliğine has bir özgürlük mücadelesini konu ediyor. İrlanda İç Savaşı sırasında ülkesini terk etmek zorunda kalan devrimci Jimmy Gralton, on yıl sonra ülkesine döner. Yıllar önce terk edilmiş bir binayı bağımsız bir kültür ve tartışma merkezine dönüştürmeye çalıştığı için kilise ve toprak sahipleri arasında pek çok düşman edinen ve baskılar sonucunda canını kurtarmak için Amerika’daki dostlarının yanına kaçan Jimmy, ortalığın durulmasıyla evine, yaşlı annesinin yanına döner. Fakat yoksul kasabanın baskılanmış gençleri ve yetişkinleri arasında adeta bir efsaneye dönüşen Jimmy, eve dönüşüyle kasabalıların zihinlerindeki özgürlük umutlarının dile gelmesini sağlar. El ele vererek, aynı atıl binayı tekrardan okunan, tartışılan, dans edilen ve sanat/zanaat öğrenilen bir mekana çevirmek için mücadeleye girişirler. Kasabanın papazı, toprak sahipleri ve güvenlik güçleriyse bunu iktidarlarına bir başkaldırı olarak benimseyip, Jimmy etrafında çiçeklenen düşünceleri yok etmeye soyunacaklardır. The Wind That Shakes the Barley’in tarihsel/toplumsal dokusu ile The Angels’ Share’in naif ve dostane işbirliğini bir araya getiren Jimmy’s Hall, Ken Loach’un 2014’de sinemaya olağanca iyimserliğiyle ektiği naif umut tohumlarından… (Yiğitalp Ertem)

10) Derinin Altında (Under the Skin)
Yönetmen Jonathan Glazer son filmi Derinin Altında’da dünyadışı bir varlık olan başkarakterini insan bedenine büründürerek (Laura) onun varoluş hikâyesini ekrana taşıyor. Film, Michel Faber’in aynı isimli romanının özenli bir uyarlaması. İzleyiciyi sonuca ulaştırmayı hedeflemeyen, ancak üzerinde çokça düşündüren deneysel bir tür diyebiliriz. Başta kadın görünümlü bu varlığın Dünya’yı algılamasında, insan hayatını tecrübe edişinde insana özgü özelliklerden yoksunluğunun ön plana çıkarılarak filmin insan türüne bir iltifat niteliğinde olduğu izlenimi edinilebilir. Oysa film insan türünün karşısındaki varlığa cinsiyetçi bakış açısıyla, insanın kötülüğü, huy ve ahlâk niteliği meseleleriyle bizi karşı karşıya getirerek anlam kazanıyor. Şaşırtan ve merak ettiren kurgusu, ketum diyalogları, etkileyici müzik seçimiyle klişelerden uzak, oldukça özgün bir yapım. (Güzin Tanyeri Işık)

PAYLAŞ
Önceki makaleFransız Sineması Kitabı Çıkıyor
Sonraki makaleSİYAD’ın Onur ve Emek Ödülleri Açıklandı
Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK