Ansızın

Ansızın

494
0
PAYLAŞ
Ansızın

ansizin-auf-einmal-poster

Ansızın‘ı izlerken ve hakkında yayımlanan röportaj/eleştirileri okurken ilk ilgimi çeken filmin referanslarındaki, birlikte anıldığı işlerdeki bolluk oldu. Açılışındaki alıntıdan içindeki referanslara Hamlet üzerinden iyi ve kötünün göreceliliği; Özge’nin hikayenin çıkış noktası olarak koyduğu Defne Joy Foster’ın ölümü ve sonrasındaki medyatik ötekileştirmeler; zan altındaki bireyin iç dünyasının konu eden Jagten (2012), anlık bir hatanın bütün kurulu düzeni yok edişine dair Turist (2014) ve Haneke filmleri; Fincher ve Hitchcock’un da sıkça başvurduğu suçlanma, temize çıkma öyküleri; dışlayan şiddeti bir adım öteye götüren Dogville (2003); David Lynch usulü cinnet sahnesi ve daha niceleriyle kurulabilecek bağlar filmin açık dokusunu imliyor. Bu bağlara rağmen bir pastiş hissiyatı uyandırmadan derli toplu ilerleyen, ilerledikçe pek çok alana sıçrayan bir olay örgüsü var. Psikolojik dram ve gizem filmi olarak açılıp hızla öncelikle toplumsal hicve oradan da kara film ve kara komediye dönüşen bir hikayeyle karşı karşıyayız.

Film Hamlet’in Rosencrantz and Guildenstern’le tartışırken sarf ettiği “Zira iyi de yoktur kötü de. Düşünce var eder ikisini de” alıntısıyla açılıyor, mezarlık sahnesi, Karsten ve babası arasındaki kral/prens ilişkisi ve bazı ana temalarıyla birlikte Hamlet’e atıflar içeriyor. Amleth’den Hamlet’e, Hamlet’den Ansızın’ın da dahil olduğu pek çok anlatıya evrilen, dönüşen hikayeler üreticilerinin günümüz dünyasına bakış şekillerini anlamak için de faydalı. Bugün bir beyaz yaka karakterden Hamlet çıkarmak çok kolay değil, çıkarılsa inandırıcılığı zedeleyen pek çok nokta bulunabilir. Hamlet’in girdiği felsefi sürece girecek imkanlardan yoksunuz. Fakat bu sözden hemen önce Hamlet’in “Danimarka bir hapishane” iddiasının günümüz dünyasına uyarlamamız daha olası. Ansızın da, daha çok bu damardan ilerleyerek, bir “trajik hata”nın ertesinde içine düştüğü suçlamaların arasında kalan Karsten’in eylemlerinin izini sürüyor. Hamlet ne kadar lafazan ve okuyucu/izleyiciyi kendi karmaşık dünyasına davet eden bir karakterse, Karsten de o kadar ketum ve zihnine girilmesi imkansız biri.

ansizin-auf-einmal-1

Ansızın’ın basın iletişiminde kullanılan temel görsellerden, tırmandığı tepede önce bayrak ve haç arasında duran, sonrasında kasabaya dönerek küfrü basan Karsten’in bu görüntüsü az filme kısmet olan bir metaforik ve çağrışımsal bir özet sundu bana. Film boyu gökyüzünün bile nadir olarak göründüğü klostrofobik ortamda dışlanmayı tecrübe eden karakter, bir noktada arınma amacıyla kendini doğaya vuruyor. Bir yanda devletin hukuki aygıtı peşinde, bir yanda çevresinin ahlaki yargıları. Karsten’i hem bu iki basıncın arasında düşünmek mümkün hem de din ve devlet birlikteliğini, filmin geçtiği kasabadan doğru bütüne dair bir öykü anlatma iddiası olarak okuması da. Özge’nin filmi Almanya’da geçirmesinin en büyük artısı (bahsettiği, Türkiye’de tartışmanın farklı mecralara çekilmesi sakıncasından öte) böyle bir sahneyi filme yerleştirebilmek olsa gerek. Herkeste filmle ve toplumla olan kendi konumlanışına göre farklı çağrışımlar yaratabilecek bir kare. Benim için bayrak daha çok Karsten’in üstüne çoken hukuksal aygıtı ve babasının tahsis ettiği “bölgenin en iyi avukatını”; demokrasisi daha gelişmiş olan Batı toplumlarının, daha genel haliyle tüm ulus devletlerin “yerlilerinin”, topraklarında yaşayan göçmenlerle veya farklı etnik kesimlerle kurdukları ırkçı ilişkileri çağrıştırdı. Haç ise hem Karsten’in kendi içinde hesaplaşmaya çalıştığı trajik hatası hem de etrafındakilerin ona karşı kurduğu dışlamadaki ahlaki seçimleri…

Her ne kadar resimdeki iki yönlü sıkıştırma bir yandan Karsten’i araya alıyorsa da, başka bir bakışla Karsten’in de bu resmin bir parçası olduğunu, aslında karakterinin bunlarla var olduğunu düşünmeli. Dolayısıyla bu çerçeveyi, aynı zamanda içinden geçilen bir kapı olarak da görmek mümkün. Bu dağa çıkışla birlikte aldığı davacı ailenin çekilmesi haberiyle birlikte Karsten’in kişiliğinde olmasa da eylemlerinde ciddi bir kırılma ortaya çıkıyor. O ana kadar kendine baskı kuran öğeleri çıkarları için kullanmaya başlamasıyla kaybettiklerini fazlasıyla kazanmaya başlıyor. Muktedirliği babadan oğula geçirmeyi başarabiliyor. Filmi kara komedisi de burada saklı. Ahlaki hamleyi ansızın ıskaladığın bir anda herkesin gözünde “kötü” olabilirsin, ahlaki kuralları çözümleyip bunları insanlara karşı hunharca kullandığında “iyi” görünmeye başlayabilirsin. Shakespeare‘in dünyasında hamle etmeyi enine boyuna düşünen Hamlet ihtiraslı düşmanlarıyla karşılaştığında herkes mezarı boylarken Aslı Özge‘nin birbirilerine yabancılaşmış, belli başlı toplumsal normlara boyun eğmiş vasat modern bireylerinin dünyasında kazanan her şeyi alıyor.

ansizin-auf-einmal-2Ansızın ile Aslı Özge çeşitli tür filmlerine ve çok yönlü hikayelere de yetkinliğini gösteriyor. Birlikte çalıştığı Emre Erkmen’in[1] hem kendine has (Hayatboyu ve Ansızın’ın benzer mat ve soğuk renk paletleri, karakterlerin sıkıştığı spiral/dar mekanlar) hem de hikayeyle ilişkilenen (kasabanın seçimi ve kullanımı, sonbahar mevsimi, sadece estetik olduğu için filme dahil olan görüntüler bulunmaması) görüntü yönetimiyle filmin çıtasını belli bir noktaya çekiyor. Festival filmlerinden Hollywood’a dek deneyimli ana oyuncularda aksayan bir taraf yok, yan oyuncular sorunlu ve bazı sahneler özensiz çekilmiş (Mahkemede Anna’nın annesinin hakimlere yakardığı ve mola verilen sahne, açık ara en kötü yazılmış ve oynanmış bölüm, ciddi olarak yapıldıysa da kara mizah için yapıldıysa da…).

Filmin, Almanya ve Türkiye’nin çokça dışına çıkamamasına, yoğun övgülere mazhar olamamasına sebep olan şeyin ise çekirdek olayının (Anna’nın ölümü, Karsten’in ambulans çağırmakta 15 dakika gecikmesinin) etrafında dallanan duygu durumlarını taşımakta cılız kalması olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar benzeri bir olay Türkiye medyasında büyük bir sansasyona sebep olacak gücü taşıyorduysa da, olay “ünlü” kişiler arasında geçmediğinde, Karsten’in eylemi tüm ilişkilerini yok eden trajikliğin altını dolduramıyor. Kendisine alınan cepheler, biraz zorlama kalıyor. Özge’nin daha ikna edici ve seyircilere/film karakterlerine daha önemsetici kılabildiği bir ana hikayeyle yapacağını umduğum filmini merak ediyorum.

[1] Emre Erkmen, Aslı Özge‘nin üç uzun filminin yanı sıra Kıskanmak (2009), Gölgeler ve Suretler (2010), Babamın Sesi (2012) gibi görüntü yönetiminin kendini belli ettiği ve filmi bir adım ileri götürdüğü, sık karşılaşılmayan kadrajların, renklerin ve planların denendiği filmlerde de çalışmış.

Yiğitalp Ertem

yalpertem@gmail.com

 

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK