Jestem Morderca

Jestem Morderca

198
0
PAYLAŞ

1970’lerde Polonya’da yaşanan gerçek bir olaydan esinlenen Jestem Morderca (I’m A Killer), kurbanlarını kadınlardan seçen, Silezya Vampiri olarak adlandırılan bir seri katili yakalamaya çalışan polis teşkilatındaki birimin başına geçen evli ve bir çocuk babası Janusz Jasinski’nin araştırma sürecini konu alıyor. İdealist Jasinski için önemli bir kariyer fırsatı olan bu davada son kurban valinin yeğeni olunca, katilin bulunması yönünde hem üst makamlardan, hem de kamuoyundan yoğun baskılar geliyor. 1972’de başlayıp uzun bir zaman dilimine yayılan bu dönem, tipik bir katil kim filmi gibi işlense de, Jasinski’nin dönüşüm sürecini de odak noktasına alıyor. Kendisine verilen görevi çok ciddiye alan, yabancı kaynaklara, teknolojik gelişmelere dayalı bir araştırma içine giren Jasinski için bu dava bir saplantı haline geliyor. Son cinayet sonrası olay yerinde görülen, tıpkı katil gibi 41 numara bot giyen, sorunlu bir evlilik yaşayan Wieslaw Kalicki’yi yakalıyor ve ondan itiraf almaya çalışıyor. Ne var ki bazı deliller onu işaret ediyor görünse de, Kalicki katil olmadığında ısrar ediyor. Kalicki yakalandıktan sonra cinayetlerin durması, Jasinski’nin elini güçlendiriyor ve iki adam arasında psikolojik bir savaş başlıyor.

Polonya tarihindeki önemli suç davalarından biri olan bu olayı senaryolaştırıp yöneten Maciej Pieprzyca, temposu düşmeyen, dönem detaylarını atlamayan güçlü bir suç gerilimi çekmiş. Bir süre olayın seri katil takibi şeklinde sürmesi, ardından Wieslaw Kalicki’nin yakalanışı, sonra da onun gerçekten katil olup olmadığı yönünde ikilemler yaratılması filmi hep diri tutmakta. Elinde Kalicki’den başka hiçbir şey olmayan Jasinski’nin, gördüğü yoğun baskılar sonucu yüzde yüz inanmasa da onu üstlerine ve topluma Vampir olarak tepside sunma zorunluluğu, vicdanının önüne geçiyor ve film burada psikolojik dram ile gerilim arasında tutturduğu dengeyi korumayı başarıyor. İdealizmin yozlaşmaya doğru evrilmeye başlaması noktasında filmin en önemli mesajlarından biri, görev bilinci ve vicdan olgusunun şöhret ve para karşısında fazla direnç gösteremeyişi, bu sayede bireyin sağlam ilkelerinin kolayca yıkılabilmesi, hatta onu başka insanların hayatlarını hiçe saymaya kadar götürmesi olarak özetlenebilir. Vampiri yakalayan polis olarak bir halk kahramanına dönüşen Jasinski’nin, bu uğurda evliliğini, dostluklarını, en önemlisi de iş ahlakını yitirmeye başlaması, kısacası bir protagonistin aşama aşama bir antagoniste dönüşümü, kendine filmin suç örgüsünden bağımsız bir yol çizmeyip, bir şeridin iki yanında aynı istikamete ilerlediğini hissettiriyor.

Yalnız aynı istikamete gidilirken, zaman zaman Jasinski’den karışık sinyaller alıyoruz ki, senarist ve yönetmen Maciej Pieprzyca burada tutarsızlık gösteriyor gibi bir algı oluşabiliyor. Örneğin Jasinski’nin Kalicki ile dostluk kurması, kimi zaman ondan itiraf alma amaçlıyken, kimi zaman da gerçekten samimi duygular dahilinde yansıyor. Belki Pieprzyca bu iki hissiyatı aynı anda vermek istiyor. Fakat bu bir şöyle, bir böyle durum, karakter istikrarı yönünden kısa bir süre savrulduğunu düşündürüyor. Neyse ki yaşanan önemli bir kırılma noktasının ardından bu savrulma, duracağı yeri kesinleştiriyor ve tekrar aynı istikamette yol alma sürüyor. Tabii bu yol, adaletsizliğin, yozlaşmanın, vicdansızlığın acı sonuçlarına doğru giden bir yol ve herkesi derin sorgulara itecek derecede güncel. Zaten 70’lerdeki bu olaylar zinciri, suç tarihinde farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda benzerleri defalarca yaşanmış, hala da yaşanmakta olan adalet kirliliğinin halkalarından sadece biri. Miroslaw Haniszewski ve Arkadiusz Jakubik gibi Polonya sinemasının iki tecrübeli oyuncusunun müthiş performanslarıyla gücünü ikiye katlayan Jestem Morderca, suç ve ceza üzerine derin fikirlere sürükleyecek güçlü bir yapım.

 

Osman Danacı

odanac@gmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleThe Beguiled
Sonraki makale5. Boğaziçi Film Festivali’nin Programı Belli Oldu
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK