The Beguiled

The Beguiled

323
0
PAYLAŞ

Thomas Cullinan romanından uyarlanan, Clint Eastwood’un başrolde yer aldığı 1971 tarihli aynı adlı Don Siegel filmi The Beguiled, 46 yıl sonra bu kez Sofia Coppola tarafından yeniden yorumlanıyor. Amerikan İç Savaşı sırasında yaralanan Kuzeyli Birlik askeri John McBurney (Colin Farrell), Güney’deki Konfederasyon’a bağlı bir yatılı okulda kalan küçük bir kız olan Amy tarafından bulunup okula götürülüyor. Sadece kız öğrencilerin kaldığı ve Martha Farnsworth’ün (Nicole Kidman) yönettiği okulda bakımı yapılıp iyileştirilen yakışıklı düşman askeri McBurney, zamanla oradaki herkesin arzu nesnesi haline geliyor. Hal böyle olunca kadınlar arasında yaşanan ufak tefek çatışmalar kademeli olarak büyütülüp trajik boyutlara taşınıyor. Martha ve Edwina yanında, onlar tarafından ilim ve sanatla yetiştirilen genç kızlar, bu beklenmedik erkek misafir karşısında kadın olduklarının bilincine vararak rutinlerinden sapmaya başlıyorlar.

Don Siegel’ın erkek merkezli bakışına alternatif olarak bu uyarlamaya daha kadın odaklı yaklaştığı söylenen Coppola, bu yaklaşımı sonuna dek hissettiren bir yorum sunuyor. Siegel filmini izleyenlerin Coppola filmi ile karşılaştırma yapmaları kaçınılmaz mıdır, değil midir bilemiyorum. Ancak Coppola’nın gözünden de gayet iyi gözüktüğü söylenebilir. İki yetişkin kadın ve beş kız çocuğunun huzurlu ve güvenli alanlarına insani nedenlerden dolayı kendi rızalarıyla yaralı bir düşman askerini dahil etmeleri, cümle olarak bile gerilim titreşimleri yayarken, Coppola’nın bu titreşimleri gayet olgun, abartısız, dönem ruhuna uygun biçimde idare etmesi seyirciyi ikiye bölebilir. Örneğin dar alanda bu kadar geniş ilişki ağı gerektiren bir konuyu 90 dakikaya sığdırmak için tempolu bir anlatım tercih eden Coppola’yı aceleci olmakla eleştirenler, yavaş ve uzun bir filmi de gereksiz uzunlukla suçlayabilirlerdi. Karizmatik McBurney’nin bu ortama adaptasyon sürecini benimsetmede pek sıkıntı yaşanmazken, McBurney’nin Edwina ve Alicia yakınlaşmalarında yaşanan oldu bittiler göze batıyor.

Orijinal filmde yer alan bazı sahnelerin Coppola tarafından geçiştirilmiş olduğu iddiası, bu sahnelerin ilgili filmin seyircileri üzerinde bıraktığı etkilerle değer bulacağından, yönetmenin yorumlayış biçiminin hizmet ettiği amacın önemi ortaya çıkıyor. Yani isteyen kişi bu konu üzerinden komedi de çekebilir, istismar filmi de. Buradaki amaç ise, uzun süre kendi hemcinsleriyle vakit geçirmek durumunda kalan çeşitli yaş aralığındaki bir grup kadının, çekici bir erkek figür karşısında bastırılmış aşk, şehvet, özgürlük, beğenilme gibi duyguların çocuksu ve kadınsı versiyonlarını serbest bırakışında yaşanan dalgalanmalar olsa gerek. Zira Lost In Translation gibi 2000’lerin en naif filmlerinden birine imza atan Sofia Coppola’dan beklentiler çok uç boyutlarda olmayacaktır. Güçlü oyuncu kadrosunun temsil ettiği çeşitli değerleri genel olarak doğru yansıtması bir yana, yine de yaratılan cinsel gerilimin üzerine biraz daha gidilebilir, bu sayede umulan etkiyi bırakmayan final daha etkileyici kılınabilirdi. Kısacası bir filmi çekmek kadar, onu uzatıp kısaltmak da emek ve beceri isteyen bir iş.

 

Osman Danacı

odanac@gmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleUlusal Yarışma’da Put Şeylere Gösterildi
Sonraki makaleJestem Morderca
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK