Loveless

Loveless

661
0
PAYLAŞ

Sadece Rus sinemasının değil, günümüz sinemasının en değerli isimlerinden biri olan Andrey Zvyagintsev son filmi Loveless (Nelyubov) ile, boşanma arifesinde olan ve birbirlerinden nefret eden Boris – Zhenya çiftinin 12 yaşındaki oğulları Alyosha’nın birgün aniden kaybolması üzerinden yine yorgun, umursamaz, kirli, ümitsiz, acımasız bir Rusya profili daha çıkarıyor. Her filminde bunu yaptığı için değil, her filminde bunu toplumdaki çeşitli roller açısından farklı suretlerde ve en önemlisi farklı olaylarda gerçekçi biçimlerde ele aldığı için özel bir Zvyagintsev sineması oluştu. Bu sinema Rusya sınırları içinde vücut bulmasına rağmen, başta modern Avrupa toplumu olmak üzere evrensele yönelik bir ayna tutma işlevi gördü, görmeye de devam ediyor. Senaryosunu son dört filminde beraber çalıştığı Oleg Negin ile birlikte yazan Zvyagintsev, Loveless ile bir kayıp vakası özelinde evlilik, ebeveynlik, sosyal statüler, bürokrasi, en önemlisi de bireyden topluma herkesi bir tümör gibi saran sevgisizlik halini sorguluyor. Soğuk Moskova’nın dingin pastoral sabit görüntüleriyle açılan film, okul çıkışı Alyosha’yı takibe alıyor. Tek başına o soğuk su kenarında gezinen ve mutlu olduğunu söyleyebileceğimiz bu çocuk, sanki eve gitmemek için oyalanır gibi bir ruh hali içinde. Orada bulunan bir ağaca bıraktığı iz sonrası yüksek binalarla kaplı şehre doğru yürümeye başlayan Alyosha, oynayan çocukların arasından geçip evine gidiyor. Odasındaki çalışma masasına oturmuş, umut dolu gözlerle pencereden dışarı bakarken net olan görüntü bir anda buğulanıyor ve bu etkileyici planla çocuk sanki gerçek dünyaya dönüyor.

Gerçek dünya ne yazık ki hiç de Alyosha’nın istediği gibi bir dünya değil. Her ikisi de sorunlu anne babası boşanmak üzere ve evleri satılana dek arada bir mecburen aynı evde yaşıyorlar. O gece tartışan çiftin en önemli sorunlarından birinin boşanma sonrası Alyosha’nın kimde kalacağı olduğunu duyduğumuzda adeta kanımız donuyor. Çünkü yeni hayatlarında ikisi de bu çocuğu istemiyor. Sanki bir eşya gibi annelerine veya Çocuk Esirgeme Kurumu’na verme gibi seçenekleri hiç de medeni olmayan bir şekilde konuşuyorlar. Alyosha’nın bu konuşmaları duyduğunu gördüğümüz olağanüstü sahne, donmuş olan kanımızı sanki vücudumuzdan komple söküp çıkarıyor. Bu aynı zamanda onu gördüğümüz son sahne oluyor. Çünkü ertesi gün Alyosha kayboluyor. Ama kaybolduğu günün sabahından itibaren Zvyagintsev, bu anne ve babanın iş ve özel hayatlarını da detaylandırarak altyapıyı ustaca kuruyor. Özel bir şirkette çalışan, iyi bir maaşı ve çalışma koşulları olan baba Boris’in en önemli dertlerinden birisi, boşanmasının şirket politikalarına ters düşmesinden ötürü yaşayacağı sıkıntılar. Annesiyle birlikte yaşayan hamile bir sevgilisi var. Güzellik salonunda çalışan Zhenya’nın da, yetişkin bir kızı bulunan kendisinden yaşça büyük zengin bir sevgilisi var. O zenginlikte Alyosha’ya da pekala bir yer ayırabilecek iken, sevgilisine evliliğinden ve ismen bahsetmediği Alyosha’yı doğurmaktan duyduğu pişmanlıktan dem vuruyor. Bu uzun ama gerekli altyapı, kaybolduğunu bir gün sonra anladıkları oğullarının aranma sürecine çok sağlam bir zemin hazırlıyor.

Filmlerinde özellikle politik konulara girmek gibi bir derdi olmadığını dile getiren Zvyagintsev, bu resmi sürecin doğal akışına binaen devlet görevlilerinin “lütfettikleri” arama prosedürlerini çok akıcı diyaloglarla betimleyerek filme politik bir kimlik de kazandırıyor. Özetle yapılması gereken rutin incelemeleri yaptıktan sonra “zamanımız yok, elemanımız yok, çocuk geri dönecektir, biz sizi ararız” noktasında aileyi kaderiyle başbaşa bırakan emniyet sisteminin, korumak ve kollamakla yükümlü olduğu bireylerine olan ilgisizliği ve sevgisizliği bu politikanın bir parçası haline getirdiğini yüzümüze vuruyor Zvyagintsev. Öyle ki, artık bu prosedürden bıkmış olan devlet görevlisinin kendi kurumuna olan inançsızlığı neticesinde 24 saat ücretsiz gönüllü hizmet veren bir arama kurtarma ekibini önermesindeki ironiyi kolayca sindirebildiğimizi fark ediyoruz. Zira bu umursamazlık ve sevgisizlik sadece Rus devletine ait bir özellik değil. Devreye giren gönüllülerden kurulu bu ekip, organize ve bilinçli çalışmalarıyla film dahilinde insanlığın ölmediğini, hala ümit olduğunu hatırlatmalarıyla güven verse de, Zvyagintsev’in o sevgisizliğin altını irili ufaklı ayrıntılarla çizmek istemesinin önünde hiçbir engel duramıyor. Örneğin arama kurtarma ekibinin başındaki Ivan ve gönüllülerden Lena’nın yüzlerinden, daha önce bu tip kayıp davalarına bakmış olmanın, o ebeveyn sevgisizliğine tanık olmanın verdiği keder net okunuyor. Ya da şehir dışında tek başına yaşayan Zhenya’nın huysuz annesi Zheni (Natalya Potapova’nın acayip performansıyla) ile olan bölümdeki sinir bozucu gerçeklik, bu sevgisizliği daha da sivriltmek için bulunmaz bir fırsat yaratıyor.

Kayıp çocuklarını ararken bile birbirlerine düşen bencil anne babanın hiç özeleştiri yapmamaları, üstelik hala çocuktan bir hata olarak bahsetmelerindeki insanlık dışı ruh haline hayret ettiğimiz kadar kanıksamış da olduğumuzu fark ettiğimiz bir damar mevcut. O damarı eliyle koymuş gibi bulan Zvyagintsev, bunu duygu sömürüsü için değil, Boris – Zhenya çifti ile seyirci arasına bir ayna koyup, bu aynada kişinin kendini ne miktarda görüp görmediğini sınaması için kullanıyor. Toplumdaki kadın cinayetleri, çocuk istismarları, boşanma sonrası dedeye, nineye veya Çocuk Esirgeme Kurumuna terk edilen çocuklar, çocuk gelinler, çocuk anneler gibi nice gerçeğin kör ışığında basit gibi görünen Alyosha’nın kayboluş öyküsünün katmanlarını bu denli yalın ve derinden anlatabildiği için Zvyagintsev’in kendi toplumuna olan eleştirisinin karşılığı çoğu toplumda zaten var. Zvyagintsev, Rus politikalarını, politikacılarını, ebeveynlerini, zenginlerini, yoksullarını eleştirirken bizim onu sadece bir Rus vatandaşı olarak görme ihtimalimiz her filminde azalarak bitiyor. Final sürecinde Zvyagintsev sinemasını tanıyanların yaşayacağı, ama ne şekilde yaşayacaklarını asla kestiremeyecekleri yükselişler ve manalar Loveless’ta da fazlasıyla mevcut. Muhteşem planlarıyla hikayenin özünü boyutlandırmayı, durgunluğuyla fırtınalar koparmayı, yükselişleriyle içimizi acıtmayı ve her seferinde insan kalabilmenin önündeki en büyük engel olan sevgisizliği farklı suret ve yaşantılarla kucağımıza bırakmayı çok iyi bilen Andrey Zvyagintsev, Loveless ile o sevgisizliğe çok geniş ve acımasız bir yer daha açıyor.

Osman Danacı

odanac@gmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleFoxtrot Vizyona Giriyor
Sonraki makaleİthaki Yayınları’ndan Yeni Bir Sinema Dizisi
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK