Annihilation

Annihilation

299
0
PAYLAŞ

Yıllar önce bir gök cisminin bir deniz feneri yakınına düşmesi sonucu anormal faaliyetler görülmeye başlanan, hükümet tarafından gizlice karantinaya alınan Area X bölgesi, kıtanın geri kalanından ayrı bir konumdadır. Karantina altında sürekli incelenen, keşif grupları gönderilen ve The Shimmer (Parıltı) adı verilen bu bölge, tüm araştırma ve çabalara rağmen gizemini korumaktadır. Çünkü gönderilen hiçbir keşif grubu geri dönmediği gibi, içeriden dışarıya haberleşme ve bilgi akışı da mümkün değildir. Bu gruplardan en sonuncusunda görev alan Kane (Oscar Isaac) yaklaşık bir yıldır kendisinden haber alamayan eşi Lena (Natalie Portman) ile yaşadığı eve çat kapı geliverir. Öldüğünü düşündüğü, üstelik tuhaf davranışlar gösteren kocasını bir anda karşısında gören Lena daha ne olduğunu anlayamadan hükümet görevlileri hastalanan Kane’i apar topar Area X tesislerine götürür. Orada Lena’ya bölge hakkında bilgi veren Dr. Ventress (Jennifer Jason Leigh), kadınlardan oluşturulan 12. ekibin başında Parıltı’ya gitmeyi planlamaktadır. Kocasına ne olduğunu merak eden eski asker, aynı zamanda biyolog Lena da ekibe katılır. Böylece bir biyolog, bir antropolog, bir psikolog, bir dilbilimci ve bir araştırmacı bilinmeyene doğru yola çıkarlar.

Yazar, senarist, yapımcı ve ikinci filmiyle yönetmen Alex Garland’ın, Jeff VanderMeer romanından senaryosunu yazdığı, 2014’teki Ex Machina’dan sonra ikinci kez yönetmen koltuğuna oturduğu Annihilation, Marvel, DC, Star Wars gibi gündemlerle ve popüler kaygılarla iyice içi boşaltılan, kabak tadı veren fantastik bilim kurgu türüne Arrival misali yeni bir soluk katmaya oynayan filmlerden. Sırf bu yüzden bile saygıyı hak ettiği söylenebilir. Tabii Arrival veya Ex Machina’da olduğu gibi bilim kurgu / gizem yapımlarının olmazsa olmaz arızalarına sahip oluşu bu saygıyı zedelememeli. Çünkü fantastik popcorn filmlerden farklı olarak daha ciddi, gizemli, teori ürettiren, en mühimi de gerçeküstü bir karamsarlıkla geleceğe dair gerçek endişeler üretebilen filmler bunlar. Isaac Asimov, Philip K. Dick, Ursula K. Le Guin gibi bilim kurgu ve fantezi edebiyatının ufku geniş ustalarının okuyucuyu esere dahil etme, eser boyunca onu takip etme, sonuçta teknoloji ile olduğu kadar doğa – insan ilişkisindeki konumunu da ona sorgulatma becerisi, bu tavır ve tarzın şekillenmesinde önemli bir role sahip. Garland da bu şekillenmeden nasibini almış, sinema metinlerindeki yansımalarını incelemiş, başka tarzlardan beslenmek suretiyle kendi tarzını arayan bir adam. Söz konusu arızalarıyla beraber bazı açılardan yavaş yavaş bulmaya başladığı da söylenebilir.

Annihilation’ı tarif ederken başta Stalker olmak üzere sinema tarihindeki birtakım filmlerin referans olarak kullanılması, bu tip tartışmalı filmleri tartışmanın doğasında var. Örneğin birinin Lena – Ripley benzetmesini film için olumlu bulmasına rağmen, başka birinin ucuz taklit olarak algılaması filmle kurulan bağlarla ilgili. Filmde bunun gibi pek çok ikilem pusuda bekliyor. Fakat asıl üzerinde durulan nokta, dünyayı yavaş yavaş yutmaya başlayan bu anormal doğaüstü atmosferin günümüz bilimsel yetkinliklerinin dışında kalmış bilinmezliği üzerine beyin fırtınaları yaratma kapasitesi. Daha doğrusu bu kapasitenin sınırlarının zorlanması. Yani gelsin teoriler, gitsin komplolar. Zira film kendini ancak bu şekilde 115 dakikalık süresinin dışına farklı suretlerle taşıyabilir. “Uzaylılar dünyayı istila etse, yapay zeka kontrolü ele alıp casus misali topluma karışsa ya da hafızalarımızı sildirip geçmişimizi unutabilsek” benzeri fantezilerin asla tek bir karşılığı, tek bir yorumlanış şekli yok. Annihilation’ın sunduğu şey ise, biyolojik sınırların kalkmış olduğu, birbirlerinin genlerine müdahale edebilen, böylece birbirlerini taklit edebilen insan, hayvan, bitki topluluğunun can bulduğu anormal bir atmosferin gittikçe büyüyerek normal yaşamı tehdit eder hale gelmesi. Yani oldukça iddialı bir mesele. Arrival’ın bilim kurgu yapılanmasında bile sadece iletişim ve ona bağlı yan kollara temas edilirken, Annihilation ömre bedel bir fanteziyi zemin ediniyor.

Aslında bir filmin (veya romanın) paradokslarla örülü bu kadar komplike bir meseleyi baştan sona ele alıp, hele de çözüme ulaştırması, ona bilimsel gerekçeler bulması veya kendince nedenler uydurması kolay değil. İşte belki de filmin kapasitesinden büyük beklentiler içine girmiş bir kısım bilim kurgu seyircisi için hayal kırıklığı kaçınılmaz olabiliyor. Oysa karşımızda üç kitaptan sadeleştirilmiş, üstelik bir TV platformuna uyarlanmış (neden Netflix dizisi olmadığı da anlaşılır gibi değil) bir film var. Romanın acelesi olmaması, hayal gücüne kapılarını daha geniş açabilmesi, işini bir nebze kolaylaştırabilir. Film formatına uydurma adına yapılacak kesintiler, edilecek feragatlar, olay ve karakter törpülenmeleri filmi hiç umulmadık bir halde bırakabilir. Belki de bu sebepten, sadece Lena elle tutulur biçimde işlenmiş görünümde. Romana değil de bu filme bakarak, “diğer karakterler iyi işlenmiş olsa ne fark edecekti” sorusu da sorulabilir. Yani ortada asıl meselesine odaklanma adına diğer yan olay ve karakterleri kenar süsü yapmış, geri kalanı üzerine fazla kafa yormayan, odağını betimlemek amacıyla kendine yer ve zaman açmak için acelesi olan bir film var.

Peki bunda başarılı mı? Beklenti çıtası yüksek olanlar için tabii ki değil. Ama sıradışı gen değişimi meselesini insan, hayvan ve bitkiler açısından çeşitli numunelerle ele alış şekli kötülenecek düzeyde de değil. Zaten altına girdiği her meseleyi paketleyip çözüme ulaştıracak kadar büyük bir film olduğu iddiası yok. Birbirlerinin suretlerine, seslerine, renklerine kolayca sahip olabilen canlıların yaşadığı tuhaf bir coğrafyanın vahşi, huzurlu, gizemli, gerilimli, dramatik, trajik, hatta trajikomik yönlerini kendince betimleyişindeki bilinmezliğin çekiciliği hiç kaybolsun istemiyoruz. Üstelik bu coğrafyanın giderek sınırlarını genişletiyor olması nedeniyle olağanüstü post apokaliptik bir evrene doğru ilerleyen dünya hayatını film bittikten sonra zihnimizde tasvir edişimizdeki ürkütücü estetiğe de farkında olarak veya olmayarak zemin hazırlanıyor. Bu durum, kimilerince tüm bu gizemi seyircinin kucağına bırakıp kaçma korkaklığı şeklinde görülse de, kucağa bırakana kadar o gizemi ne ölçüde olgunlaştırmış ve zihinlerde ne ölçüde kontrolsüz bırakmış olduğunuzun da önemi ortaya çıkıyor.

İyi bir bilimkurgunun önceliklerinden biri, bittikten sonra bile ektiği tohumların büyümesini sağlayacak uygun bir zihin tarlası yaratabilmesidir. Alex Garland, Ex Machina’nın sonunu da bu düşünceyle bitirmişti. Fakat oradaki ağır ve ağdalı üslup, bazen tohum, bazen de tarla yaratımında sıkıntılara sahipti. Annihilation ise, kendi kendini hızlandıran bazı uyarlama dezavantajlarına, kendi kendini yavaşlatan karakter oluşturma gayretlerine (Lena’nın yasak ilişkisine yapılan geri dönüşler veya ekip üyelerine, hele de Ventress’e yüzeysel bakılması) rağmen kendi limitlerinin özgür bıraktığı bir film olmuş denebilir. İnsanoğluna karşı zaten öfkeli olan doğanın, bir de eline böyle bir dönüştürme gücü geçirdiğinde neler yapabileceğini, bize bir su damlası, bir nefes kadar yakın olabileceğini, bizi ele geçirmesinin bir parmak şıklatmasına bağlı olduğunu hayal ettirmek dahi gerçeküstü bir ürperticiliğe sahip. İmha edilişten, yok oluştan sonra da yeni bir başlangıç yaşanacak ne de olsa.

 

Osman Danacı

odanac@gmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleEskimeyen Filmler 2 Kitabı Çıktı
Sonraki makaleYou Were Never Really Here Mayıs’ta Vizyona Giriyor
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK