The Ballad Of Buster Scruggs

The Ballad Of Buster Scruggs

405
0
PAYLAŞ

Joel ve Ethan Coen kardeşlerin yazıp yönettiği, 6 kısa hikayeden oluşan The Ballad Of Buster Scruggs, komediden drama, kurak topraklardan yemyeşil vadilere, batı nezaketinden batı vahşiliğine uzanan çok sesli bir western antolojisi. Aralarında yarım kalmış hiç iz bırakmayanlar da var, iz bırakanlar veya çocukluğunda Pazar sabahları “kovboy filmi” izlemiş neslin irili ufaklı alacağı tatlar barındıranlar da var. Genel tarzları gereği Coen kardeşlerin klasik giriş, gelişme, sonuç düzenine fazla prim vermeyişleri, beklenmedik sahnelerle seyirciyi şaşırtma gelenekleri, geveze veya suskun karakterleri ve olmazsa olmazları olan kara mizah hissiyatları, adeta bir “Best of Coens” niteliğinde geçit töreni yapıyor. Zaten bu tarzın kestirilemez oluşuyla her hikayeye tekinsiz biçimde sanki 1-0 önde başlıyoruz. Ama bazılarının bu golü bile sayılmıyor, bazıları ise fark atıyor. Hepsinin ortak noktaları, o vahşi dönem ve coğrafyanın kelle koltukta yaşantısı içinde insanın hayatta kalma içgüdülerini, yalnızlıklarını, bencilliklerini tetikleyen unsurları belirleyenin yine insanın vahşi doğası olması denebilir.

Çocukken okuduğumuz buna benzer karma hikaye kitaplarının çoğunda kitaba adını verenin ilk hikaye olması geleneğini unutmayan Coenler, The Ballad of Buster Scruggs ile başlıyorlar. Hem sert, hem de sevimli bir müzikal olarak nasıl geçtiği anlaşılamayan bu bölüm, beyazlar içindeki yalnız, geveze ve “wanted” kovboy Buster Scruggs’ı sunuyor. Güney aksanıyla kurduğu uzun ve elit cümleleri, şen şakrak vahşi batı türküleri ile tam da hikaye kitaplarına yakışır türden küçük bir mit. Biraz kibirli oluşunun bu vahşi dünyada bir bedeli olabileceğini unutacak kadar da naif. Daha önce O Brother, Where Art Thou? filminde de Coenler ile çalışmış olan Tim Blake Nelson’ın sürüklediği bu matrak hikaye, vahşi batıda kulaktan kulağa, kasabadan kasabaya yayılan, yetişkinlerin çocuklara, ödül avcıları ve gezginlerin yolda birbirlerine anlattıkları eğlenceli ve mesajı olan hikayelere benziyor. Zaten filmdeki tüm öyküler, iyi ya da kötü, gizli ya da aleni hisselere sahip kıssalar şeklinde birbirini izliyor.

İkinci hikaye olan Near Algodones, tam bir Coen hınzırlığı ile başlasa da, devamını nasıl getirip nasıl sonlanacağı hakkında hiç bir fikri olmadığını düşündüren, şans ve ölüm üzerine potansiyelini kullanmaya fırsat bulamamış vasat bir öykü. Liam Neeson ve Harry Melling’in başrolünde yer aldığı Meal Ticket ise, bu 6 hikaye arasındaki en derin, manidar, acımasız ve hüzünlü olanlardan biri. Elleri ayakları olmayan bir gencin oportünist bir gezginin elinde nasıl ticari bir eşyaya dönüştürüldüğünün çarpıcı bir örneği olan bu hikaye western sınırlarını da aşıp, sanatın değil paranın konuştuğu, bu uğurda sanatın ve sanatçının bir çırpıda silinip atılabileceğine dair zamansız mekansız bir tasvir niteliğinde. Kapitalist içgüdülerle hayatta kaldığı, menfaatleri karşılandığı sürece merhametli, yardımsever, korumacı olan güçlünün, çıkarları farklılaştığı vakit ne denli acımasız olabileceğine yönelik şahane bir vurgu. Öncesine ait bir giriş bölümü veya flashbackler ile, mantık sınırlarını zorlamaya müsait sonrası için yapılacak eklemelerle eşine az rastlanır bir uzun metraja bile dönüştürülebilirdi. Ama her halini muğlak bırakmış bu kısalığı kesinlikle tüyler ürpertici bir gerçeklik taşıyor.

Tom Waits’in yaşlı bir altın arayıcısını canlandırdığı All Gold Canyon, Coenler tarafından bir Jack London hikayesinden uyarlanmış. Çocukluğumuzun güneşli Pazar günlerini anımsatan eşsiz kır manzaraları eşliğinde bu adamın altın arama sürecini izliyoruz. Konuşlandığı cennet parçası bölgeyi kazmak suretiyle adım adım köstebek yuvasına çeviren bu adam, bu huzur dolu doğal ortamla ince temaslar kuruyor. Amacına da ulaşıyor ulaşmasına. Ama bu güzelliklerin “vahşi batı” diye adlandırılma sebebinin sadece doğa olmadığını, insan hırsından beslenen vahşiliğin izole bir masumiyet alanını bile kirletmeye muktedir olduğunu anlatıyor. “Bir kuş kaça kadar sayabilir ki” repliğiyle de bir önceki hikayeye manidar bir gönderme yapıyor. Bir Stewart Edward White öyküsünden esinlenilmiş sonraki hikaye olan The Gal Who Got Rattled da, bu vahşiliği kendinden meşhur coğrafyada kendine yerleşecek yeni yerler bulmak için yola çıkan bir konvoyda geçiyor. Ağabeyinin ayarladığı bir evliliğe ve geleceğe doğru yola çıkan Alice’in beklenmedik gelişmeler yüzünden bir başına kalması, ilk defa hayatı üzerinde söz sahibi olma fırsatına rağmen zor seçimlerle bu acemiliğinin test edilişi söz konusu. Güney aksanından beslenen zarif cümleler, Alice’in karizmatik korucu Billy Knapp ile ateş başındaki sohbeti gibi felsefi sivrilişler, yürek burkan final, filmin en güzel hikayelerinden birine ait özelliklerden birkaçı.

Son hikaye The Mortal Remains ise bilinmeyen bir otele gitmekte olan bir posta arabasında yolculuk eden beş kişinin sohbetleri üzerine kurulu. Hepsinin söz alıp farklı meselelerden bahsettiği, yolcular arasındaki İrlandalı ve İngiliz ödül avcılarının arabanın üzerinde götürdükleri ceset nedeniyle ölüm ve sonrası üzerine konuşlanan bu farklı sohbetlerin diğer beş hikaye ile de ilişkilendirilebilecek felsefi çıkarımları ve derinliği, gerçeküstü bir atmosfer kuruyor. Hiç görünmeyen, hiç konuşmayan, “hiç durmayan” araba sürücüsü, insanları ölü ya da diri, şanslı ya da şanssız olarak ikiye ayıran konuşmalar, yolcuların girmekte tereddüt ettikleri tuhaf otel, hepsi ve daha fazlası bu yolculuğun aslında nereye yapıldığına dair Coen kara mizahı emareleri göstermekten geri durmuyor. Onların her filmlerine sinmiş bu varoluşçu derinlik, gündelik meselelerden devşirilmiş felsefi yoğunluk, ekmek kırıntılarıyla ulaşılan tümevarım yine hayranlık verici boyutlarda geziyor.

Filme yapılan eleştirilerden biri, kızılderililerin vahşi batının kötü adamları, uzlaşılmaz vahşiler olduğuna dair yargıları kırmaya yönelik hiçbir şey yapmaması. Film, beyaz adamın işgalciliği, doğal ortama ve insan olana umarsız yaklaşımı, hayatta kalmak için üstün görme, çalma, öldürme güdüleri üzerine onca şey ima edip göstermişken, zaten haklılıkları tartışılmaz yerli ırkı aklama gereksizliği gibi bir misyon yüklenmemiş. Mutlaka misyon yüklenecekse, vahşi batının türlü halleri içinde, insanoğlunun hayatta kalma uğruna göze aldığı türlü haller diye özetlemek bunlardan biri olacaktır. Coğrafi yönden bu haller, tozun kanla karıştığı kasabalardan, yeşilin maviyle buluştuğu vadilere kadar çeşitlilik gösteriyor. Coen kardeşlerle daha önce Inside Llewyn Davis’te de çalışmış olan Fransız görüntü yönetmeni Bruno Delbonnel’in muhteşem görüntüleri, nostaljiye de, çağdaş formlara da eşit mesafeler çizip, o mesafeler arasında özgürce sanatsal seyahatler yapmamızı sağlıyor. Yine Coenlerin çok sevdiği Carter Burwell’in müzikleri, görüntü ve müzik birlikteliğinin zirveye erişti anlar yaratıyor.

The Ballad Of Buster Scruggs, Joel ve Ethan Coen’in kariyerleri boyunca hep dirsek temasında oldukları, No Country For Old Men ile modern bir atmosfere uyarlanmış, True Grit ile kaynağa inmiş western tutkularının doruğa ulaşmış hali adeta. Önce bir seri olarak planlanan, sonradan uzun metraja dönülen bu proje, filmdeki bazı hikayeleri düşününce keşke dizi bölümü olsaymış dedirten, bazı hikayelerin ise bu kısalıkta kaldığına sevindiren farklılıklar sunuyor. Western mitlerine dair ne varsa, yarattıkları bu altı öykülük evrende kendilerine istedikleri kadar oyun alanı açan Coenler, keşke yeni hikayelerle bu konseptin devamını getirseler. Zira 6 parçadan oluşan bu baladlar, o döneme ait hikaye üretmenin sınırı olmadığını, o hikayelerin günümüz normlarına bile ne kadar uyduğunu, iyi bir öykünün zaman mekan sınırı tanımayıp her devire uyarlanabileceğini kanıtlayan karaktere ve potansiyele sahipler.

Osman Danacı

odanac@gmail.com

Twitter

PAYLAŞ
Önceki makalePera Müzesi’nde Sergei Parajanov Filmleri Gösteriliyor
Sonraki makaleDerviş Zaim Retrospektifi
Avatar
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK