Lore

Lore

459
0
PAYLAŞ

Spoiler Uyarısı: Bu yazı filmdeki kilit sahnelerle ilgili bilgiler içermektedir. Filmi izledikten sonra okunması önerilir.

Hannah Arendt Nazi SS subaylarından Adolf Eichmann’ın yargılandığı davayla ilgili izlenimlerini kaleme aldığı Kötülüğün Sıradanlığı isimli eserinde, Eichmann’ın dava süresince takındığı tavır üzerinden Nazi Almanyası’na sinen ruh halini betimlemeye çalışır. Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesi işini organize eden Eichmann, mahkeme süresince suçlu olmadığını, sadece kendisine verilen emirleri uyguladığını ve bundan dolayı pişmanlık duymadığını söyler. Eichmann’ı muayene eden psikiyatristler, onun fazlasıyla “normal” biri olduğu konusunda hem fikirdir. Esas mesele de buradadır: Arendt’in de kitabında ifade ettiği gibi Eichmann’ın ne ciddi bir rahatsızlığı vardır ne de bir yalancıdır. Tersine gayet normal ve sıradan bir Alman vatandaşıdır. Üçüncü Reich döneminin en tehlikeli yanı, sıradan insanlara aşıladığı emre itaatin ve tek bir amaca hizmet etmenin her şeyin üstünde olduğu vurgusudur.

Savaş sırasında, Hitler’in vatandaşları kendi ülküleri etrafında toplamak için yararlandığı en önemli argüman İkinci Dünya Savaşı’nın “Alman halkının kader savaşı” olduğudur. Bu şekilde, Hitler savaşın yayılmacı bir politika çerçevesinde başlatılmadığını, savaşın Almanya’nın ölüm kalım meselesi olduğunu, ya düşmanlarının kendilerini yok edeceklerini ya da onların düşmanları alt ederek varlıklarını sürdüreceklerini vurgular. Almanya’yı savaşa götüren ve Arendt’in bir tür “yalan halesine” benzettiği ve insanları sahte bir birlik duygusu etrafında birleştiren bu söylemin ipuçlarını Cate Shortland’ın Savaşın Gölgesinde (Lore) isimli filminde de gözlemlemek mümkündür.

Büyüme Hikâyesi

Yönetmen filminde Hitler’in ölümünün hemen ertesinde bir Nazi subayının ailesine kamerasını çevirerek, bir anlamda soykırıma uğrayan Yahudilerin hikâyesini anlatmak yerine Hitler’e bağlı bir genç kızın öyküsünü merkezine alır. Hitler’in ölmesi, Almanya’nın savaştan yenik ayrılması ve düşman kuvvetlerinin ülkeyi işgal etmesinden sonra Lore ve kardeşlerinin hayatta kalma şansı da azalır. Onların yardımına bir Yahudi’nin belgelerini çalan eski bir asker koşar ve Yahudi kimliğiyle onları büyükannelerinin yanına götürür. (1) Pek çok İkinci Dünya Savaşı konulu filmde bu tarz ironiler üzerinden savaşın kötülüğü vurgulanır; fakat filmi farklı kılan özellik bu tür didaktik ve doğrudan bir mesajla yetinmemesidir.

Savaşın Gölgesinde filminin esas ilgilendiği şey başkarakterinin büyüme ve olgunlaşma yolculuğuyla birlikte Üçüncü Reich döneminin insanları manipüle eden ve uyuşturan felsefesini açığa çıkarmaktır. Lore ergenlikten çıkıp yetişkinliğe geçiş yaparken, aynı zamanda Nazi Almanyası’nın katı zırhı da çözülmeye başlar. Bir büyüme yolculuğuyla bir çözülüş hikâyesini eş zamanlı aktaran yönetmen, Arendt’in ifade ettiği şekilde kötülüğün sıradanlığını da ortaya çıkarır. Hitler’in Almanları İkinci Dünya Savaşı’na hazırlayan propagandasından sonra bütün Almanlar birlik olup emre itaat etmeyi ve düşmanı ötekileştirmeyi tercih eder. Lore de bu felsefede yetişen bir birey olarak kendisini bir Yahudi olarak tanıtan Thomas’a karşı nedenini bilmediği bir öfke ve kibir içerisindedir. Meydanlara asılan, Yahudi toplama kamplarında çekilmiş fotoğraflara aldırış etmeden Üçüncü Reich’ın sorgulamaya yer bırakmayan gerçeklik algısı içine hapsolan Lore, etrafındaki zinciri bir türlü kıramaz. Lore’yi çepeçevre saran bu katı gerçeklik aynı zamanda onun ergenlikten çıkarak yetişkinlerin dünyasına geçiş yapması konusunda da metaforik bir değere sahiptir. Lore ancak o duvarı kırabildiğinde yetişkinlerin dünyasına geçiş yapabilecektir.

Üçüncü Reich ve Kötülüğün Sıradanlığı

Arendt kitabında Eichmann’ın kendisini suçlu hissetmemesinin nedeni olarak, Üçüncü Reich döneminde yaratılan kurgu dünyayı ve bu dünyanın işleyişini gösterir. Hitler’in söylemleri üzerine temellenen bu dünya, sadece onun sözleri, ülküleri ve uygulamalarıyla sınırlıdır ve doğal olarak bu dünya içinde yaşayan herkes emre itaat ettiği ölçüde “iyi”dir. Eichmann da kendi sınırları içerisinde -Yahudilere karşı özel bir öfke beslemese de- işini olabildiğince “iyi” yapmış ve kendisine verilen emirlere itaat etmiştir. Dolayısıyla Eichmann’ın düşünce yapısı Üçüncü Reich’la uyum içindedir ve tüm dünyayı bu dünyayla sınırladığı için de kendisini başka şekilde görememektedir. Arendt, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman toplumunun çevrelerindeki kurguyu yıkamamalarının nedeni olarak, kendini aldatmayı, ötekiyle empati kuramamayı ve vicdan muhasebesi yapamamayı gösterir. Bu açıdan değerlendirdiğimizde, Lore’nin de Eichmann’ın ve onun gibi milyonlarca sıradan Alman vatandaşının çevrelerine ördükleri katı duvarları yıkma çabası filmin temel gerilim unsurunu yaratır. Buradaki ikilik Lore’nin ergenlikten çıkıp yetişkinlerin dünyasına adım atmak istemesine rağmen, Almanların çevrelerine ördükleri kurgusal yaşamdan bir türlü ayrılamamaları üzerine kurulur.

Lore’nin mücadelesi ve tipik bir Alman genci olarak resmedilmesi, beraberinde Lore üzerinden temsili bir okumayı da mümkün kılar. Lore’nin bireysel yolculuğunun ötesinde, yönetmen aynı zamanda onun hikâyesi aracılığıyla Almanların tıpkı Eichmann örneğinde olduğu gibi kendileriyle yüzleşememelerinin nedenlerini de didaktik bir dile kaymadan aktarmayı başarır. Kendini aldatma ve tek bir amaç uğruna lidere itaat etme güdüsü her türlü vicdan muhasebesini ve etik değeri de geçersiz kılar. Belki de bu noktada, filmin finalinde Lore’nin büyükannesiyle birlikte aynı masada yemek yediği sekans kilit bir önem taşımaktadır. Büyükanne, savaş bittikten ve Hitler öldükten sonra bile Nasyonel Sosyalizm’e sonuna kadar bağlıdır. En ufak bir tereddüte ve gevşekliğe tahammülü yoktur. Lore ve kardeşlerinin yemek masasında yemek adabına uymamaları onu çileden çıkarmaya yeterlidir. Aslında bu temsili sekansta, Lore’nin Üçüncü Reich döneminin ve Nasyonel Sosyalizm’in bireyleri yetiştirme şekline, otoriteye ve iktidara karşı çıkışını görürüz. Film boyunca Lore’nin geçirdiği dönüşümü tamamladığını ve yetişkinliğe geçişiyle birlikte aynı zamanda iktidara da meydan okuduğuna tanık oluruz. Savaşın Gölgesinde filmini benzeri diğer İkinci Dünya Savaşı konulu filmlerden ayıran nokta da burada ortaya çıkar. Yönetmen Shortland, bir genç kızın yetişkinliğe geçiş hikâyesinin çevresinde Alman toplumunun kendisiyle yüzleşememesinin ve iktidarın söyleminin bireyler üzerindeki etkisini de açığa çıkarır. Arendt’in Eichmann’ın yargılanması sırasında yazdığı kötülüğün sıradanlığı Savaşın Gölgesinde filminde Lore’nin yolculuğuyla bütünleşir.

Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

Twitter

 

Kaynakça:

(1) Filmde, Lore ve kardeşlerine kolunda toplama kamplarındaki Yahudilere yapılan damgalardan olan ve Yahudi kimliğine sahip Thomas yardım eder. Filmi izlerken her ne kadar Thomas’ın Yahudiliği konusunda şüpheye düşmesek de, yönetmen Cate Shortland vermiş olduğu söyleşide o dövmenin filmin kurmaca dünyası içinde bir işlevi olmadığından, Thomas’ı canlandıran oyuncunun kendi dövmesi olduğundan bahseder. Bu da Thomas’ın bir Alman askeri olduğunu fakat hayatta kalmak için Yahudi kimliğiyle dolaştığını doğrular niteliktedir. Cate Shortland Interview, Nick Hasted, Little White Lieshttp://bit.ly/VEHePQ, (Erişim: 04 Eylül 2013)

Not: Bu yazı daha önce Hayal Perdesi sinema dergisinde yayımlanmıştır.

 

PAYLAŞ
Önceki makaleWajib
Sonraki makaleEverybody Knows
Avatar
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK