The Insult

The Insult

187
0
PAYLAŞ

Ziad Doueiri ve Joelle Touma’nın senaryosunu yazdığı, 90’lı yıllarda Reservoir Dogs, Pulp Fiction, Jackie Brown gibi Tarantino klasiklerinde kamera asistanı olarak çalıştıktan sonra West Beirut (1998), Lila dit ça (2004), The Attack (2012) gibi başarılı filmlerle yönetmenliğe adım atmış Ziad Doueiri’nin yönettiği L’insulte (Hakaret), farklı kültürlere sahip iki adamın inatlaşması sonucu olayların ne kadar büyüyebileceğini gösteren çok katmanlı bir yapım. Hamile eşi Shirine ile sakin bir hayat süren Lübnan vatandaşı Hıristiyan oto tamircisi Tony Hanna, bir gün balkonundaki çiçekleri sularken, borudan akan su, caddede çalışan inşaat işçilerinin üzerine dökülür. Hatalı gider borusunu düzeltmek için Filistinli ustabaşı Yasser Salemeh, Tony’nin kapısını çalar. Ama Tony giderin tamir edilmesini istemez. Yasser gideri dışarıdan tamir etmek ister ama Tony bu kez o boruyu da kırar. Yasser, Tony’e “adi herif” deyince aralarında tartışma çıkar. Tony, Yasser’den özür dilemesini ister. O anda özür dilemeyen Yasser, patronunun arabuluculuk yapmasıyla özür dilemeyi kabul eder ve Tony’nin işyerine gider. Tony, ırkçı bir Hıristiyan partilidir ve o anda ırkçı söylemlerde bulunan ve Filistinlilere hakaret eden bir TV programı açık olduğu için Yasser özür dilemekten vazgeçer. Tony de ona geçmişe dayalı ırkçı bir cümle kurunca Yasser kızar ve Tony’ye yumruk atar. Aslında tek istediği bir özür olan Tony, mahkemeye başvurur, böylece olaylar bütün topluma yansır. 1976 yılında yaşanan iç savaşa kadar giden bir sorgulama başlar ve kamuoyunda kamplaşma başlar.

Ziad Doueiri, uzun yıllar Tarantino’nun himayesinde çalışmış olmanın tecrübesini kendi hesabına çok iyi aktarmış bir yönetmen. Ama bu durum, kendi yapımlarında da Tarantino filmlerinin özelliklerini taşıdığı anlamına gelmiyor. Biçim yönünden ana akım sinemanın gereklerini daha fazla benimseyip, taklide kaçmayan ve güven veren yönetim becerileri sunuyor. L’insulte özelinde bu tecrübesi sayesinde temposunu çok iyi ayarlamış, kamerasını nereye koyacağını bilen, karakter ve olay detaylarına hakim bir görünüm çiziyor. Belki sahne geçişlerinde biraz aceleci davrandığı söylenebilir. Ortada anlatılacak çok kıymetli bir hikaye olunca filmin diyalog ağırlıklı ritmi yer yer Asghar Farhadi stilini andırabiliyor. L’insulte’un en baskın özelliği olan Tony ve Yasser arasındaki gerilim, kendi kronolojisi dahilinde o kadar incelikli ele alınmış ki, ikili arasındaki ufak yumuşamalar dahi kendine boş alanlar bulup onu en insani biçimde doldurabilmiş. Mahkeme sahnelerinin olmazsa olmaz dinamizmi, başka bir deyişle mahkeme aksiyonu da Doueiri tarafından çok iyi idare edilip hem politik, hem de insani mesajlarla dengelenmiş.

Lübnanlı Tony ve Filistinli Yasser iki inatçı adam. Üstelik yıllarca birbirine düşmanlık beslemiş iki farklı etnik kökene sahip olmalarının etkisi bu inatçılıkla birleştiğinde uzlaşılmaz bir yola giriliyor. Bu olaylar zinciri uzadıkça ilk kimin hatalı olduğu da önemini yitiriyor. Her iki tarafın da hataları var. Basit bir özür beklediğini söyleyen Tony, o özürü dilemek için hazır olan Yasser, ama öte yandan o özürü duymadan etnik husumetini dile getiren Tony ve ona yumruk atarak olayı mahkeme boyutuna getiren Yasser. Doueiri, basit bir balkon giderinden, ülkede infial yaratan Hristiyan Parti –  Filistinli Müslüman çatışmasına uzanan bu anlaşmazlığı sırf siyasi ya da sırf insani boyutlarla anlatsaydı kesinlikle bu etkiyi yaratamaz, diğerinin eksikliği mutlaka hissedilirdi. İzlerken hemen herkes bu anlaşmazlığın kolayca çözülebileceğini görebilir. Ancak inat, erkeklik gururu, etnik husumet, tahammülsüzlük, öfke kontrolsüzlüğü hepsi bir araya gelince aslında benzer zorluklardan geçmiş, pozitif bir ruh haliyle oturup diyaloğa girseler ortak noktalar bile bulabilecek bu iki insan mahkemelik oluyor. En kötüsü de, etnik farklılıkların açtığı toplumsal yaraların acısını bireysel hale getirip birbirlerinden çıkarıyorlar.

Ziad Doueiri, hikayesinin ana gövdesine mahkeme süreci de eklenince iki adamın avukatlarından da küçük bir yan hikaye yakalıyor. Dava büyüyüp ses getirmeye, medyatik olmaya başlayınca Yasser’in savunmasını genç ve idealist avukat Nadine, Tony’nin savunmasını da tecrübeli ve kurnaz Wajdi üstleniyor. Bir tarafta Filistin kökenli mültecilerin dünya kamuoyu nezdindeki ezilmişliğine tepki göstermek, bu meseleye farkındalık yaratmak için maddi karşılık beklemeden Yasser’i savunan Nadine, diğer tarafta yine ülke çapında popüler olan bir önceki siyasi davasını kaybeden, imajını düzeltmek için bu iki adamın anlaşmazlığının arkasında yine büyük bir siyasi potansiyel görerek Tony’yi savunan Wajdi, filmin mahkeme sahnelerine damga vuruyorlar. Heyecan dolu bir tenis maçını andıran bu sahneler, davanın insani, siyasi, toplumsal yönlerinin özetini çıkaran, her iki tarafın gözünden bu yönlerin algılanış biçimini çürütmeye çalışan veya olumlayan akıcılıkta seyrediyor. Üstelik avukatlar Nadine ve Wajdi’nin baba kız olması, mahkeme bölümlerinin başrolündeki bu iki karakterin kendi dramatik işlevselliğini biraz daha keskinleştiriyor. Yine mahkeme bölümünde, Tony özelinde din savaşlarının ortasındaki Lübnan iç savaşının yaraları tekrar deşilerek bu coğrafyanın geçmişten günümüze kısa bir profili de çıkarılıyor.

2018 yılının En İyi Yabancı Film Oscar adayı olarak ilk beşe kalan, ödülü bu kategorinin en zayıf filmi olan Una mujer fantástica’ya kaptıran L’insulte, başrollerdeki Adel Karam (Tony) ve Venedik Film Festivali’nden En İyi Erkek Oyuncu ödülü alan Kamel El Basha’nın (Yasser) performanslarıyla da yükselen bir film. Rita Hayek (Shirine), Camille Salameh (Wajdi) ve Diamand Bou Abboud (Nadine) de bu performanslara çok güçlü katkılar sağlıyorlar. Karakter, din, ırk, kimlik, siyaset farklılıklarının ortasındaki iki adamın bunca hengame arasında herşeye rağmen avukatlarının bazı argümanlarına karşı durarak vicdani olgunluk göstermeleri, en basitinden birinin arabası çalışmayınca ötekinin ona yardım etmesi gibi sıcak anlarıyla da iyi bir hikaye bu. Hem insani, hem de siyasi yönden sadece kaynayan Ortadoğu’ya ait olmayan, geçmişten alınan ve alınmayan derslerin birbirine karıştığı, her şeyin sonunda insan olmanın ve öyle kalmanın güzelliğini hatırlatan türden.

 

Osman Danacı

odanac@gmail.com

Twitter

PAYLAŞ
Önceki makaleHoly Motors
Sonraki makaleAgnes Varda Toplu Gösterimi
Avatar
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK