38. İstanbul Film Festivali’nden Öneriler

38. İstanbul Film Festivali’nden Öneriler

1004
0
PAYLAŞ

38.İstanbul Film Festivali’nde bilet satışları 23 Mart 2018 tarihinde başlıyor. Biletler satışa çıkmadan önce bizler de festival önerilerimizi listedik. İstanbul Film Festivali’nden 30 farklı film önerisi…

 

  1. Yüzleşme – Grâce À Dieu (Yön. François Ozon)

Yüzleşme, günümüzde, üç yetişkin adamı izliyor: Alexandre, François ve Gilles. Çocukluklarında kendilerini taciz eden rahibin hâlâ çocuklarla çalıştığını ve kiliseden uyarı bile almadığını öğrenen bu üç yaralı ruh kendi anılarının da yüzeye çıkmasıyla “suskunluğun yükü”nden kurtulmaya karar veriyorlar. Gerçek bir vakadan esinlenen ve Ozon’un en iyi filmlerinden biri olarak övülen Yüzleşme, travma ve cesaret konularını titizlikle ve büyük bir hassasiyetle ele alıyor.

  1. Kız Kardeşler (Yön. Emin Alper)

Farklı yaşlardaki üç kız kardeş, Reyhan, Nurhan ve Havva, küçük yaşta kasabaya besleme olarak gönderilmiştir. Ne var ki, yanlarına verildikleri ailelerde tutunamazlar ve birbiri ardına baba ocağına geri gönderilirler. Dağ köyündeki evlerinde, birbirlerinden güç alarak ayakta kalmaya çalışan üç kız kardeş, bir yandan da tekrar kasabaya gidebilmek için gizli bir rekabet içine girerler.

  1. Eşanlamlılar – Synonymes (Yön. Nadav Lapid)

İsrail’den Paris’e göç eden ve kimliğini tamamen reddeden bir adamı merkezine alan Eşanlamlılar’ın, yönetmeni Nadav Lapid’in hayatından izler taşıyor. Filmin başkarakteri Yoav, hiç hazzetmediği ülkesi İsrail’den, sonuna kadar benimsemeye karar verdiği Paris’e taşınır. Kökenlerini silmek, Fransız olmak, Père Lachaise mezarlığına gömülmek ister ama özü, bedenindedir, çifte kimliği onu hiç bırakmaz. Yönetmen Lapid, kazandığı Altın Ayı’yı filmin kurgusunda da çalışan, “en yakın sanatsal ortağım” dediği, hayatını yakın zamanda kaybeden annesi Ara Lapid’e ithaf etti.

4. Shadow – Ying (Yön. Zhang Yimou)

Filmlerinde wuxia Uzakdoğu savaş sanatı türünün en parlak örneklerini veren Zhang Yimou, 3. yüzyılda geçen gözalıcı yeni filmiyle beyazperdeye dönüyor. Shadow’un hikâyesinin merkezinde, Üç Krallık döneminde, halkın taleplerine rağmen sürgüne yollanan bir kral yer alıyor. Kralın kurnaz başkumandanı, tahtı kurtarmanın tek yolunun bir “gölge kumandan” yetiştirmek olduğuna karar veriyor. Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan Shadow, Çin geleneksel mürekkep sanatından esinleniyor ve yine her karesi tablo gibi kurgulanmış, kurduğu dünyadan atmosferine ve aksiyonuna her yönüyle nefes kesici bir tarihi kahramanlık hikâyesi anlatıyor.

  1. Peterloo (Yön. Mike Leigh)

Mike Leigh’in Venedik’te Altın Aslan ödülü için yarışan yeni filmi tarihin karanlık sayfalarından birini aralıyor ve 1819 yılında Manchester’da gerçekleşen Peterloo Katliamı’na doğru giden süreci işliyor. Waterloo Muharebesi ile başlayan film, Napolyon Savaşları sonrasında açlık ve işsizlik hüküm sürerken oy verme hakkının sadece mülk sahipleri değil tüm vatandaşlara tanınması tartışmalarını izliyor. Leigh, filmin ilk yarısı boyunca bu tartışmaları diyaloga ağırlık vererek ele alıyor. Filmin final bölümündeyse, St. Peter’s Meydanı’ndaki protesto gösterilerinde halkın askerlerle nasıl karşı karşıya geldiğini çarpıcı bir gerçekçilikle perdeye taşıyor.

  1. Oyunbozan – System Crasher (Yön. Nora Fingscheidt)

İlk filmiyle Berlin’de “yeni bakış acıları sunan” filmlere verilen Alfred Bauer Ödülü’nü kazanan Nora Fingscheidt, çok iyi yazılmış bir senaryo ve müthiş bir çocuk oyuncu performansıyla bizi Benni’nin dünyasına sokmayı başarıyor. Benni tacize uğramış, geçirdiği travmalar nedeniyle öfke kontrolü sorunları yaşayan ve tek isteği koparıldığı annesine geri dönmek olan 9 yaşında bir kız çocuğu. Sosyal hizmet görevlileri içinse sürekliliği sağlanması gereken bir sistemde, altından kalkamadıkları bir “vaka”, daha doğrusu sistem bir arızasıdır. Oyunbozan, kusursuz işlediği varsayılan Almanya sosyal devlet sistemi acaba herkesin derdine çare olabilir mi sorusunu ele alıyor.

7. Sınır – Grans (Yön. Ali Abbasi)

Sınır, iki parlak ismi bir araya getiriyor: yönetmen koltuğunda Shelley ile tanınan Ali Abbasi, filmin uyarlandığı özgün romandaysa Let The Right One In / Gir Kanıma ile büyük başarı kazanan yazar John Ajvide Lindqvist. Üstelik filmin senaryo yazarlarından biri de Holiday / Tatil ile 2018’de festivale konuk olan yönetmen Isabella Eklöf. Şüphelendiği, kendi kadar tuhaf bir adamı takıntı haline getiren Tina adındaki bir sınır polisinin sonunda kendi varlığını bile sorgulayacağı birtakım sırları öğrenişini anlatan Sınır aşk filmi, doğaüstü ve kara film öğelerini zekice harmanlıyor.

  1. Irmak – Ozen (Yön. Emir Baigazin)

Aslan, Kazakistan’da bir ovanın ortasında, gözlerden uzak bir çiftlikte yaşayan beş erkek kardeşin en büyüğüdür. Her türlü lüks ve konfordan uzak yaşamlarını sürdürürken şehirli kuzenleri Kanat elinde kablosuz bir tabletle çıkagelir ve kardeşler için hiç aşina olmadıkları modern dünyaya açılan bir pencere aralar. Otoritesi sarsılan Aslan, kendini bir güç savaşında bulur. Aslan üçlemesinin Uyum Dersleri ve Yaralı Melek’i izleyen son filmi Irmak’ta Kazak yönetmen Emir Baigazin, hayranlık uyandıran manzaralarla bezeli, Sineklerin Tanrısı’ndan esintiler taşıyan trajik ve dokunaklı bir büyüme ve modernlik hikâyesine imza atıyor.

  1. Orson Welles’in Gözleri – The Eyes of Orson Welles (Yön. Mark Cousins)

Filmin Hikâyesi: Uzun ve Maceralı Bir Yolculuk ile sinemanın dehlizlerine dalan Mark Cousins, yeni filminin konusunu yine sinemadan seçiyor ve efsanevi yönetmen Orson Welles’in hiç bilinmedik bir yönünü keşfe çıkıyor. Cousins, dünya prömiyerini Cannes’da gerçekleştiren filmde Welles’in ressam yönüne eğilerek usta sanatçının karikatürlerden manzara resimlerine kadar uzanan çizimleri üzerinden, dünyayı Welles’in gözlerinden gösteren eğlenceli bir portre çiziyor; Welles tutkunlarına olduğu kadar onun sanatıyla henüz tanışmamış olanlara da yepyeni ve olağan dışı bir bakış açısı sunuyor.

10. Yuli (Yön. Icíar Bollaín)

Kübalı ünlü dansçı Carlos Acosta’nın hayatını aktaran Yuli, bir yanıyla da hiç istekli olmayan bir çocuğun dansçı oluş hikâyesini anlatıyor. Sokaklarda zaman geçirmeye alışkın, hür ruhlu Yuli’deki yeteneği sezen babası, çocuğu zorla Küba Ulusal Dans Okuluna yazdırıyor. Zaman geçtikçe Yuli de kendi içindeki sese kulak veriyor. Afrika tanrısı Ogun’un oğlunun adını taşıyan Yuli, tabuları yıkarak Londra Kraliyet Balesi gibi saygın kurumlarda sahneye çıkan ilk siyah balet oluyor. İspanyol yönetmen Icíar Bollaín’in Ken Loach’un efsane senaristi Paul Laverty tarafından yazılan senaryodan uyarladığı ve Carlos Acosta’nın kendini canlandırdığı Yuli sanat, kökenler, fedakârlık, cesaret, aile ve azim hakkında hareketli, renkli ve güçlü bir film.

  1. Elveda Oğlum – So Long, My Son (Wang Xiaoshuai)

Pekin Bisikleti, Sürüklenenler, 11 Yaşındayım, Kızıl Amnezi filmlerini festivalde izlediğimiz Wang Xiaoshuai’ın “epik bir melodram” sözleriyle övülen son filmi, her iki başrolüne de Gümüş Ayı ödülünü getirdi. 30 yıllık bir süreci anlatan film, Çin’in tek çocuk politikasının yıkıcı etkilerini derinden yaşayan bir çifti izliyor. Ülkenin ekonomik büyümesinin ardından gelen toplumsal dönüşümünü de gözlemleyen film sevgi, arkadaşlık, çocuk sahibi olmak, keder, affetme gibi kavramlara da değiniyor.

  1. Yanardağ – Volcano (Yön. Roman Bondarchuk)

Ukraynalı belgeselci Roman Bondarchuk çektiği ilk kurmaca filmi Yanardağ, gerçekliğin sınırlarını fanteziye doğru genişleten Kırım sınırında, insanların çaresizlikten güldükleri ıssız ve çorak Kherson bölgesinde geçen bir kara komedi. Gidecek bir yeri olmadığı için Vova adında çılgın bir adamın evine sığınan AGİT çevirmeni Lukas, kısa sürede bu uzak köyün akıldışı evrenine alışır, Vova’nın kızı Maruşka’yla yakınlaşır hem de taşrada yaşama fikrine ısınır.

  1. Arada – Di Navberê De (Yön. Ali Kemal Çınar)

Osman, anadili Kürtçeyi anlayıp konuşamayan, ikinci dili Türkçeyi de konuşup anlamayan biridir. Bu yüzden iletişim kurmakta zorluk çeker ve zamanla iki işi aynı anda yapamaz hâle gelir. Oto tamirciliği yapan Osman, işinde ve özel hayatında sıkıntılar yaşar. Çalışırken müşterilere cevap veremediği gibi biriyle kahve içerken aynı anda konuşmayı da beceremez. Evlenmek istemesine rağmen bu nedenle, görüştüğü kadınlarla kalıcı bir ilişki kuramaz. En son görüştüğü ve hoşlandığı Fatoş da bu durumu yüzünden onu terk eder. Bir müşterisi, onu bu sıkıntıdan kurtarabileceğini söyleyince Osman’ın hayatı değişmeye başlar. Osman’ın yarım bildiği anadilini öğrenerek bu sorundan kurtulması gerekecektir.

  1. Alice T. (Yön. Radu Muntean)

The Paper Will Be Blue filmiyle hatırlayabileceğiniz Romen Yeni Dalgası’nın temsilcilerinden Radu Muntean yeni filminde evlat edinme, ergen hamileliği, kürtaj, ebeveyn-çocuk ilişkileri, koşulsuz sevgi gibi son derece çetrefilli konulara eğilirken önceki filmlerinden daha stilize, renk paleti canlı bir yapımla kendini yenilemekten çekinmediğini gösteriyor.

15. El Pepe, Yüce Bir Yaşam – El Pepe Supreme Life (Yön. Emir Kusturica)

Yönetmenliğini Emir Kusturica’nın yaptığı El Pepe, Yüce Bir Yaşam 2010-2015 yılları arasında Uruguay’ın devlet başkanlığını yürütmüş olan, “El Pepe” lakaplı José Mujica hakkında bir belgesel. Film, görevde olduğu yıllarda başkanlık sarayı yerine kendi evinde yaşaması, eski şahsi arabasını kullanmaya devam etmesi, toplantılara terlikle katılması gibi mütevazı duruşuyla tanınan Mujica ile yaptığı sohbetler üzerine kurulu. El Pepe, Yüce Bir Yaşam, bir yandan “dünyanın en yoksul devlet başkanı” olarak bilinen El Pepe’nin gündelik hayatına odaklanırken bir yandan da ilk gençliğinden hapiste geçirdiği yıllara, çeşitli ülkelerde yaptığı siyasal konuşmalardan eşine duyduğu aşka kadar birçok farklı konuya değinerek bir siyasetçinin insani portresini çiziyor. El Pepe, Yüce Bir Yaşam, Venedik’te UNESCO Ödülü aldı.

  1. Bir Gün – Egy Nap (Yön. Zsofia Szilagyi)

Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin Eleştirmenler Haftası bölümünde yapan bu gerçekçi film, tavizsiz huzursuzluğu, dinmeyen temposu ve keskin bir bakışla ebeveynliğin insanı kendisine yabancılaştıran etkisini perdeye taşıyor. İşi, sürekli ilgi bekleyen üç çocuğu ve eşiyle 30’lu yaşlarındaki Anna’nın evliliği git gide bir mecburiyetler yumağına dönüşmüştür. Ruhunu törpüleyen bu gürültülü ve tüketici rutin, kocasının onu en iyi arkadaşıyla aldattığını öğrenmesiyle kesintiye uğrar. Bir Gün, Beden ve Ruh filminde yönetmen Ildiko Enyedi’nin yardımcılığını yürüten Zsófia Szilágyi’nin ilk uzun metrajlı filmi.

  1. Canım – Delband (Yön. Yaser Talebi)

İran’da Elburz Dağları’nda yaşayan Firuze, 9 yaşındayken babasını kaybetmiş ve hayatın zorluklarıyla erken tanışmış. Çocukluğunu yaşayamadan ev işlerine bir yetişkin gibi koşturmuş ve annesine yardım etmiş. Henüz 14 yaşındayken de kendisinden yaşça büyük bir çobanla evlendirilmiş. O gün bugündür dağlarda, zor doğa koşullarında yaşıyor Firuze. Fakat 80 yaşına varan bu bilge kadının hayata bakışında cesaret verici müthiş bir taraf var. Başına gelenlere rağmen hayatı sevmek ve yaşamaktan vazgeçmemek konusunda önemli bir ders veriyor. IDFA başta olmak üzere birçok önemli uluslararası belgesel festivalinde izleyiciyle buluşan Canım, tanıdık bir hikâye anlatırken bizleri cesareti ve gücü eşsiz bir kadınla tanıştırıyor.

  1. Aşk 1: Köpek – Dragoste 1: Câine (Yön. Florin Şerban)

Çamlarla kaplı bir dağdaki kulübede sadık köpeğiyle beraber yaşayan orta yaşlı Simion bir gün ormanda yaralı ve baygın bir genç kadın bulur. Onu evine getiren, bakan ve iyileştiren Simion giderek bu genç kadına âşık olur, ancak hoyrat doğası bir kadının karmaşık ruh dünyasını anlamasına engel olacaktır. 2010’da Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülünü kazanan Islık Çalmak İstersem Çalarım filminin yönetmeni Florin Şerban aşk teması üzerine kurulu bir üçlemenin ilk halkası olan yeni filmi Aşk 1: Köpek’te Romanya kırsalından muhteşem görüntüler eşliğinde korku filmlerinin tedirginliği ve masalların uçucu büyüsü arasında gidip gelen, bir erkekle kadın arasındaki irade savaşı üzerine son derece yalın bir romantik- psikolojik dram sunuyor.

19. Kırmızı – Rojo (Yön. Benjamin Naishtat)

Üçüncü uzun metrajlı filminde genç yönetmen Benjamin Naishtat, başrolleri Güney Amerika’nın en büyük oyuncularına, Dario Grandinetti ile Alfredo Castro’ya teslim ediyor. Film, 1970’lerin ortasında tuhaf bir yabancının kasabanın saygın avukatı Claudio’ya hakaret etmesiyle başlıyor. Adam terslenip kovulduğunda kendince intikam almaya niyetleniyor. Ancak olaylar ölüm, sırlar ve suskunlukla, hiç kimsenin beklemediği bir yönde gelişiyor. 1970’lere duyduğu sinemasal hayranlığı, kendi ailesinin tarihçesi ve Francis Ford Coppola, Sidney Lumet ile John Boorman’ın suç filmlerinden beslenen yönetmen Naishtat, Arjantin’in en karanlık yıllarındaki toplumsal sessizliği öngören, gergin bir suç filmi ortaya çıkartıyor.

  1. Melek – El Ángel (Yön. Luis Ortega)

Arjantin’in en ünlü suçlusu, 40 soyguna karışan, 11 kişiyi gözünü kırpmadan öldüren, 45 yıldır hapiste ceza çeken bir suç makinesi, ülkesinde “Ölüm Meleği” olarak adı çıkan, Carlitos. “İşe başlama” yaşı, 17. Melek henüz lisedeyken sınıf arkadaşı Ramon’la birlikte ilk soygununa girişen, kendini “Tanrı’nın casusu” diye tanımlayan bu melek yüzlü şeytanın ilginç hikâyesini anlatıyor. Yapımcılığını Pedro Almodóvar’ın üstlendiği, ilk gösterimini Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde yapan Melek, Arjantin’in Oscar adayı oldu.

  1. High Life (Yön. Claire Denis)

7 numaralı uzay gemisinde bir bebekle birlikte yalnız yaşıyor Monte. Gemi, bir kara deliğe doğru yol alıyor; uzay-zamanın büküldüğü bir noktaya. Çektiği bu ilk bilimkurguda Claire Denis, tüm oyuncularına çekimlerin yapıldığı Köln’deki Avrupa Uzay Ajansı’nda astronot eğitimi aldırdı. Tabii ki yine Denis’nin tüm filmlerinde olduğu gibi Tindersticks’ın has elemanı Stuart A. Staples, müzikleri ve ses tasarımını üstleniyor.

MAYINLI BÖLGE

  1. Evdeydim, Ama – Ich war zuhause, aber (Yön. Angela Shanelec)

Angela Schanelec’e Berlin’de En İyi Yönetmen ödülünü getiren son filmi Evdeydim, Ama, düz bir anlatı izlemeyen, beden, sanat ve varoluş hakkında bir deneme-film. Filmin başında, 13 yaşındaki Philippe, bir hafta kaybolduktan sonra eve dönüyor. Kayıpken hem okulu hem de ailesi öyle bir telaşa kapılmış ki dönüşünden sonra işlerin normale dönmesi biraz zaman alıyor. Tam her şey düzeldi derken bu kez de varoluşsal kaygılar su yüzüne çıkıyor ve annesi hayata ve sanata farklı bir gözle bakmaya başlıyor. Ailenin yapısı çöküyor ve yeni bir biçimde hayat buluyor. Zekice kotarılmış, kimi zaman komik ve felsefi bir zihin egzersizi olan Evdeydim, Ama, izleyiciye kendi yanıtlarını bulacakları görsellerden oluşan bir yapboz sunuyor.

23. Mahvol, Mahluk, Mahvol – Muere, Monstruo, Muere (Yön. Alejandro Fadel)

And Dağları’nın ıssız, uzak bir bölgesinde tuhaf ve ürkütücü cinayetler işlenmektedir. Art arda başsız kadın cesetlerinin bulunduğu bu yerde, olayları araştırmakla görevli dedektif Cruz bir kâbusun içine çekilmektedir sanki. Sevdiği kadın Francisca da başı kesilerek öldürülünce, Cruz kendini tamamen bu acımasız katili yakalamaya adar. Katil bir motosiklet çetesinin psikopat üyesi midir yoksa söylentilere göre, bazı sözlerin tekrarlanmasıyla ortaya çıkan bir canavar mı? Harflerin, dağların ve cinsel canavarların iç içe geçtiği Mahvol, Mahluk, Mahvol, The Wild Ones ile adını duyuran Alejandro Fadel’in yetişkinler için yarattığı karanlık bir masal.

  1. Lanetli Kumaş – In Fabric (Yön. Peter Strickland)

Burgundy Dükü ve Berberian Sound Studio filmlerinin eksantrik İngiliz yönetmeni Peter Strickland, görselliğiyle ve atmosferiyle İtalyan ustalar Dario Argento ve Mario Bava’ya saygı duruşu niteliği taşıyan yeni filminde koyu kırmızı bir elbisenin lanetini takip ediyor. Birbirinden tuhaf çalışanlarla bezeli, cehennemvari D&S mağazasının kış indiriminde satılan bu göz alıcı gece elbisesi, Lanetli Kumaş’ın başkahramanı. Renk cümbüşüyle bezenmiş stilize setleriyle mest eden; giallo, doğaüstü, moda, gerilim filmlerine göz kırpan bu son filmiyle Strickland bir kez daha özgünlüğünü kanıtlıyor.

  1. Gulyabani (Yön. Gürcan Keltek)

Gulyabani bir yaratık, bir hortlak, bir yabancı. 1970’ler ve 1980’lerin İzmir’inde ismi nam salmış bir müneccim olan Fethiye Sessiz, hasta yatağında şiddet dolu çocukluğunu, Anadolu’da şehirden şehre savrulduğu gençlik yıllarını ve sonrasını anımsamaya çalışır. Günlükleri ve oğluna yazdığı mektuplarından dinlediğimiz kısa bölümlerle geçmiş ve gelecek, onun hafızasıyla birlikte, aynı anda ve birbiri içinde kaybolmaya başlar.

  1. Bir Melek – Un Ange (Yön. Koen Mortier)

Kariyerinde zor günler geçiren ünlü bisikletçi Thierry sorunlarından uzaklaşmak ve kafasını dağıtmak için gittiği Senegal’in başkenti Dakar’da bir gece güzeller güzeli Fae ile tanışır. Birbirlerinden derhal etkilenen bu iki yaralı ruh, otel odasında geçirdikleri bir gece boyunca birbirlerine yürekten bağlanır. Ama kaderin onlar için farklı bir planı vardır. Ex Drummer’dan tanıdığımız Belçikalı yönetmen Koen Mortier’in genç yaşta ölen bisikletçi Frank Vandenbroucke’un hayatının son günlerinden esinlendiği Bir Melek’te görüntü yönetmeni Nicholas Karakatsanis Senegal’i talihsiz âşıkların ruh halini yansıtan renklere boyarken elektronika ikilisi Soulsavers’ın müzikleri trajedinin altını çiziyor.

27. Petra (Yön. Jaime Rosales)

İspanya’nın Haneke’si olarak övülen Jaime Rosales sert, tavizsiz, şaşırtıcı bir aile trajedisiyle sinemaya geri dönüyor. Filme adını veren Petra, annesinin ölümünden sonra, hiç tanımadığı babasını bulur. Çok ünlü, güçlü ve acımasız bir sanatçı olan babası Jaume ve onun ailesiyle tanışan Petra, saf kötülük, korkunç sırlar ve şiddetle git gide kaçınılmaz sona ilerleyen bir Yunan trajedisinin ortasına düşecektir. Cannes’da Yönetmenlerin On Beş Günü Bölümü’nde prömiyerini yapan Petra, çizgisel ilerlemeyen senaryosuyla kader ve umut arasında zalim bir yapboz gibi ilerliyor.

  1. Canavarlar. – Monsters. (Yön. Marius Olteanu)

Berlin Film Festivali’nde Forum bölümünde ilk gösterimini yapan Canavarlar., yönetmen Marius Olteanu’nun sözleriyle “toplumsal değerlerle bireysel seçimlerin çatışmasını biseksüellik ve anneliğin reddi üzerinden, geleneksel sevgi anlayışına meydan okuyarak inceliyor. Evli bir çifti 24 saat boyunca izleyen film, üç bölümden oluşuyor. (…) Farklı insanlara karşı hoşgörüsüzlüğün gitgide çoğaldığı bir iklimde Canavarlar., göründüğümüzle gerçekte olduğumuz arasındaki boşluğu sorgulayarak izleyicinin algısına meydan okuyor.” Canavarlar., Sieranaveda filminde Cristi Puiu’nun asistanlığını yürüten yönetmen, fotoğrafçı ve ödüllü kısa filmci Marius Olteanu’nun ilk uzun metrajlı filmi.

  1. Deniz Şeytanı – Kraben Rahu (Yön. Phuttiphong Aroonpheng)

Taylandlı bir balıkçı, Rohingya göçmenlerinin boğulduğu deniz kıyısındaki ormanda yaralı, baygın bir adam bulur. Tek kelime konuşmayan bu adamı evine götürüp iyileştiren balıkçı ona Thongchai ismini verir. Balıkçı bir gün denizden dönmeyince Thongchai yavaş yavaş onun hayatını, evini ve hatta eşini sahiplenir. İlk uzun metrajlı filminde müzikleri çok yönlü Fransız sanatçı Christine Ott ile Mathieu Gabry’ye teslim eden Tay yönetmen Phuttiphong Aroonpheng, yerinden edilmişlerin çaresizliğini, bedensiz kalan ruhların sesini hümanist bir duyarlılıkla perdeye taşıyor.

30. Sargasso Denizi Mucizesi – To Thávma Tis Thálassas Ton Sargassón (Yön. Syllas Tzoumerkas)

Şubat ayında Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünde ilk gösterimini yapan ve “güneşin altında, Lynch-vari bir psikolojik dram” sözleriyle övülen Sargasso Denizi Mucizesi, gerilim filmiyle, İncil’e dair görsel göndermelerle dolu bir rüya dünyası arasında kendine yer buluyor. Yunanistan’ın batısında, yılanbalığı çiftliklerinin olduğu küçük bir kasabada iki yalnız, mutsuz kadın yaşamaktadır: kasabanın kaba, umutsuz emniyet müdürü Elisabeth ile bir şarkıcının suskun kız kardeşi Rita. Kasabada biri beklenmedik bir şekilde ölünce hem iki kadın yakınlaşır hem de birtakım sırlar açığa çıkar. Özellikle Elisabeth rolündeki Angeliki Papoulia’nın performansıyla övülen Syllas Tzoumerkas’ın üçüncü filmi, özgün görsel diliyle hem şaşırtıcı hem sarsıcı bir kasaba kâbusu.

 

PAYLAŞ
Önceki makaleGirl
Sonraki makaleMindscape (Anna)
Avatar
Sinemaya gönül veren bir grup sinefilin kurduğu Avrupa Sineması internet sitesi, Avrupa sinemasını daha geniş kitlelere tanıtmak ve bu filmlerle ilgili ufak da olsa bir tartışma ortamı yaratmak amacıyla kuruldu. Sitenin kuruluş amaçlarından biri de; tür sinemasını da yadsımadan, sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığının vurgusunu yapmak. Metin Erksan’dan bir alıntı yapacak olursak; bilimlerin ve sanatların varoluşlarının sınırları, geçmişin derinlikleri içindedir… Sinema bilim; sinema sanatı ve sinema bilimi kapsamında; sanatsal düşüncenin ve uygulamanın, sinemasal düşüncenin ve uygulamanın, yaratısal düşüncenin ve uygulamanın, görüntüsel düşüncenin ve uygulamanın, çekimsel düşüncenin ve uygulamanın, oluşumunu, gelişimini, dönüşümünü saptar ve oluşturur. Bu nedenle bizler de günümüzde çekilen filmler dışında, geçmişin derinliklerine doğru bir yolculuk yaparak; bu sanatı etkileyen filmleri ve yönetmenleri de tanıtmaya, eleştirmeye ve onların sinemayı nasıl algıladıklarını kavramaya gayret ediyoruz. Bir yandan da sinemanın diğer sanatlarla olan ilişkisini, filmler bağlamında tartışarak; sinemanın diğer sanatlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyoruz. Bu amaçlarla, birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda çekilmiş ve birbirinden farklı türlerde pek çok film eleştirisine yer vermeye çalışıyoruz. Sinemayı bir kültür olarak gören herkesin katılımına da açığız. Arzu edenler mail adresinden bizlere ulaşabilir, yazılarını paylaşabilir ve filmlerle ilgili görüşlerini iletebilir.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK