Ana sayfa 2010'lar 2019 The Gentlemen

The Gentlemen

5
0

Guy Ritchie’yi tanımamızı ve onu sinema dünyasının en özgün senarist/yönetmenlerinden biri olarak görmemizi sağlayan Lock, Stock and Two Smoking Barrels ve Snatch’in üzerinden 20 yıl geçti. Her Ritchie’den bahsedişimizde bu iki filmin adı mutlaka geçer. 2005 yılında Revolver ile şöyle bir yoklama çeker gibi olduysa da, onun gelecek yıllara kalacak pek bir tadı yoktu. Ritchie’nin suç janrına getirdiği cazibenin asıl dönüş filmi 2008 yapımı RocknRolla oldu. Ama sonrasında araya Sherlock Holmes, The Man from U.N.C.L.E., King Arthur, Aladdin gibi bir sürü uyarlama/esinlenme prodüksyon girince özgünlükten Hollywood memurluğuna geçiş yapan Ritchie’den artık eskisi gibi filmler beklemekten ümidi keser gibi olduk. Tabii bir yönetmen hep alışık olunan tarzda filmler çekmeli diye bir mecburiyet yok. Ama zaman gösterdi ki, Ritchie’yi Ritchie yapan filmler, suç dünyasındaki güç dengeleri ve o dengelerin etrafına konuşlandırılmış alakalı alakasız diğer unsurların akıcı bir kurgu ve İngiliz menşeli cıva gibi bir mizah anlayışıyla servis edildiği suç filmleriydi. RocknRolla’dan 11 yıl sonra, önce Toff Guys ismiyle duyurulan, The Gentlemen olarak değiştirilen sıfır kilometre Guy Ritchie senaryosu bir yandan heyecan yarattı, bir yandan da geçen süre boyunca hazır materyalleri kendi yorumlarıyla sunma alışkanlığı edinmiş Ritchie’nin paslanmış olabileceği endişesi oluştu. Bazı filmlerinde asistanlığını yapmış Ivan Atkinson ve yakın dostlarından Marn Davies ile hikaye çatısını oluşturduktan sonra senaryosunu yazarak filme aldığı The Gentlemen, kesinlikle eski tarza bir geri dönüş. Fakat bu dönüşün %100 başarılı olduğu da tartışmalı.

The Gentlemen aslında belli yönlerden RocknRolla benzeri bir geri dönüş. Artık suç filmleri janrında birer efsane olmuş ilk iki Guy Ritchie filminin kendi içinde mükemmel kavrulan İngiliz usülü lokal görüntüsünün dışına çıkıp işe Rusları, Euroları, pahalı oyuncakları katan, yine de birçok yönden o janra ihanet etmeyen RocknRolla gibi The Gentlemen de farklı milletlerden oluşturduğu bir kokteyl hazırlıyor. Bu türün genelde tek cümlelik bir konusu oluyor. Londra’nın en güçlü uyuşturucu şebekesine sahip Amerikalı Mickey Pearson artık emekli olmak isteyince, Yahudi iş adamı Matthew ve yeni nesil Çin mafyası onun iştah kabartan tüm sistemine sahip olmak için çeşitli dümenler peşindedirler. The Gentlemen’in cümlesi de bu. Tabii bu bir Ritchie filminde tek cümle olarak kalmıyor, dallanıp budaklanıyor. Gangsterler arası çekişmeler, komplolar, zeki hamleler, sakarlıklar, gangster olmayanları da bu ağın içine katan tesadüfler yine birbirini izliyor. Film, bu Ritchie şablonuna sadık bir konumda. Ergenliğinden beri suç dünyasında olan, cesareti, zekası ve acımasızlığı sayesinde yükselip güçlü bir suç baronu haline gelen Pearson, onun iş bitirici sağ kolu Ray, oto sanayi işindeki karısı Rosalind, Pearson’ın 400 milyon dolarlık uyuşturucu ağına talip olan Matthew, bu büyük pastayı kaçırmak istemeyen Çin mafyasının yükselen ismi Dry Eye, tüm bu bilgilere sahip olan ve şantaja hazırlanan kurnaz gazeteci Fletcher gibi karakterlerle ortalığı karıştırmaya hazırlanan Ritchie için gerisi çorap söküğü.

Guy Ritchie bu kadarla da kalmayıp ustaca bir zincir kurarak, serseriliğe meyilli gençleri sokağın tehlikelerinden uzak tutmak için onları salonunda eğiten “Koç” tiplemesiyle ortalığı daha da şenlendiriyor. Hatta belki de ortalığın ciddiyetten sıyrılmış tek şen kısmı da bu kanaldan akıyor. The Gentlemen’in en önemli sorunu bu ciddiyet olsa gerek. Bahsi geçen suç filmleri sınırları içinde bugüne kadar Jason Statham, Brad Pitt, Benicio Del Toro, Gerard Butler, Tom Wilkinson, Tom Hardy, Idris Elba gibi adamlardan şık ciddiyetsizlikler çıkaran Ritchie, Matthew McConaughey’den çıkarmak istemiyor nedense. Mickey Pearson’ın ciddi duruşu sık sık filme fazla duruyor. Keza, ondan sonra en fazla yer kaplayan Ray rolündeki Charlie Hunnam da öyle. Kötü adamlarında belli bir şirinlik veya sakarlık seven Ritchie, Dry Eye için de bunu planlamamış. Özgün senaryolarında erkek egemen bir anlayış benimsediği için kadınlara pek yer vermeyen, RocnRolla’da Thandie Newton’ın canlandırdığı Stella dışında önemli tasarımı olmayan Ritchie, The Gentlemen’in tek kadın figürü Rosalind’e de fazla önem atfetmemiş. Bu yapılanmada eşorfmanları ve çenebazlığıyla Koç ışıl ışıl parlıyor adeta. Üstelik çalıştırdığı gençlerle birlikte mecburiyetten kendi çetesini oluşturarak filme büyük katkılar sağlıyor. Zaten Ritchie, senaryoda sıkışmalar yaşamamak için hemen her filminde böyle jokerleri hep hazır tutuyor. “Phuc” esprisi gibi renkli anlar, gazeteci Big Dave’in denklemden çıkarılması gibi mevzular kolayca filmin dolaşımına sokulabiliyor. Uzun süre anlatıcı rolü üstlenen şantajcı muhabir Fletcher da mizah kısmına omuz vererek o ciddiyeti dengelemeye çalışıyor.

Karizması ve yükseldiği birkaç sahne dışında Matthew McConaughey’de, bunun yanında Charlie Hunnam, Michelle Dockery ve Henry Golding’de kah senaryo kaynaklı, kah donuk duruşlarından ötürü hep bir şeylerin eksikliği hissediliyor. Buna karşın Colin Farrell, Hugh Grant, Jeremy Strong ve Eddie Marsan rollerine oturmuş bir görüntü veriyorlar. Yine de eksikleriyle bile Guy Ritchie tutup Swept Away veya Aladdin gibi filmler çekeceğine kendisini bir marka haline gelen bu karmaşık ve kara komik suç öyküleri yazıp yönetse kimsenin itirazı olmaz. Çünkü seyirciye bu türün malzemesinin hiç bitmeyeceğini kanıtlamış bir sinemacı. Araya giren Hollywood dayatmalarıyla dolu uyarlamaların verdiği törpülenmişlik, onun yeni yazdığı senaryolarını da bir miktar etkiliyor. Bunu en fazla baş karakteri Mickey Pearson’da görüyoruz. Gerek Pearson, gerekse McConaughey, eski usül Ritchie başrolünün mizahi ağırlığına sahip değil. Zira mizah, bu markanın çok önemli bir kriteri. Filmle ilgili bir başka eksiklik de müzik konusunda kendisini gösteriyor. Bu filmlerinde tema müziklerinden ziyade şahane soundtrack albümleriyle dikkat çeken Ritchie, The Gentlemen için böyle bir derleme yapmamış nedense. “Emekli olmak isteyen uyuşturucu patronu”, “son bir iş için bir araya gelen soygun ekibi” veya “tehlikeli bir mafya babasını dolandıran ufak bir çete” gibi cümlesi ne olursa olsun, o cümleden bambaşka yerlere gidebilecek katmanlı, kıvrak, zeki, komik senaryolar üretebileceğini kanıtlamış Guy Ritchie için bu tarzın devamlılığı çok önemli. Ne var ki gösterimi 2021 olarak görünen yeni projesi Cash Truck’ın 2004 tarihli Fransız filmi Le convoyeur uyarlaması olması, onun hep kendi yazıp yönettiği bu enfes suç filmlerine saplanıp kalmak istememesinin bir göstergesi. İlk iki filminden sonra adının sıkça Tarantino ile birlikte anılması, ne yazık ki onu Tarantino gibi özgün bir çizgiye çekmedi. Ama kendi ürettiği bu suç yapımları, kesinlikle onun en özgün işleri.

 

Osman Danacı

odanac@gmail.com

Twitter

 

Önceki makaleLes Cowboys
İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80'leri ve 90'ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here