Ana sayfa 1960'lar 1968 Vesikali Yarim: Bir Klasiğin Hikayesi

Vesikali Yarim: Bir Klasiğin Hikayesi

1474
0

Türk sinemasının yıllara meydan okuyan klasiklerinden Vesikalı Yarim filminin kendisi gibi çekim süreci de ilgi çekicidir. Sait Faik’in Menekşeli Vadi öyküsü ve Orhan Veli’nin Tahattur[1] isimli şiiri filmin hareket noktası olsa da, diğer bir deyişle filme ilham verse de, filmin senaryosu ve diyalogları Safa Önal’a aittir. Filmin yapımcısı Şeref Gür ve filmin yönetmeni Lütfi Akad ilerleyen bölümlerde okuyacağınız gibi, bu iki eserden yola çıkarak Safa Önal’ın senaryosuyla birlikte filmin nasıl çekildiğini detaylı bir şekilde anlatırlar. Ancak Vesikalı Yarim son hâlini almadan önce fikir anlamında, daha eskilere dayanır.

Sezer Sezin henüz sinemayı bırakmadan önce, Lütfi Akad’la Tahattur şiirinden yola çıkılarak Sezin’in “O Yolun Yolcusu” isimli hikâyesi üzerinde fikir alışverişinde bulunur. Bu hikâyeden ve Tahattur’dan bir film çekme fikri doğar. Bu projeyi somutlaştırmak, hikâyeyi kâğıda dökmek için ikilinin yakın arkadaşları olan Burhan Arpad devreye girer. Arpad hikâye üzerinde çalışır, ancak sonraki süreçte Sezin kızından ve kırgınlıklarından dolayı sinemayı bırakır. Lütfi Akad başka film projelerini gerçekleştirir. Sinemaya uyarlanamayan hikâyeyi daha sonra Burhan Arpad Alnımdaki Bıçak Yarası ismiyle bir roman olarak yayınlar. Filmle aynı yıl çıkan kitapta, Vesikalı Yarim’e benzer unsurlar yer alsa da, roman ile film birbirinden çok farklıdır. Arpad’ın romanından daha sonra Şahin Gök 1987 yılında aynı isimle bir uyarlama yapar. Vesikalı Yarim klasik bir filme dönüşünce, Sait Faik’in ilham verici hikâyesi de 1995 yılında televizyona uyarlanır.

Orhan Ünser yapılan uyarlamaları şu şekilde karşılaştırır: “Menekşeli Vadi’nin Bayram’ı, Vesikalı Yârim’in Halil’i, hemen hemen aynı işi yaparlar, Bayram’ların bahçeleri vardır, orada ürettiklerin satar, manavlık yaparlar, Halil de (babası ile birlikte) manavdır. Alnımdaki Bıçak Yarası’nın Kâzım’ı (Arpad) akrabasının kahvesinde çalışır ama Halil (Gök) balıkçılık yapar. Bir gece arkadaşları ile pavyona giderler. Bayram ile Halil (manav) evlidirler, çocukları bile vardır. Kâzım ve Halil (balıkçı) bekârdır. Öyküler arasında bu durakta bir farklılaşma görüyoruz. Bu, olayların gelişmesini, dramatik yapıyı (Sabiha ve kader arkadaşları yönünden önemli) etkileyecektir.”[2]

Ünser’in de belirttiği gibi Sait Faik’in hikâyesi çerçevesinde öncelikle birebir bir uyarlama, sonrasındaysa Burhan Arpad’ın romanı merkezinde yeni bir uyarlama vardır. Ama Safa Önal’ın senaryosu iki metinden de farklılaşan özgün bir metindir. Filmin popülaritesinden sonra yapılan iki uyarlamaya bir de Vesikalı Yarim’in kopyaları eklenir ve hikâyeler iç içe geçer. Lütfi Akad ve Safa Önal birlikteliğinden çıkan film ise, yıllara meydan okumaya devam eder.

Filmin ilk gösterimi basına ve davetlilere özel bir gösterimdir. Emek Sineması’nda düzenlenen ilk özel gösterimde, içinde Ertem Eğilmez’in de bulunduğu pek çok sinemacı filmi coşkuyla karşılar. Sinemacılar tarafından övgüye boğulan eser, Mart ayının başında başta Pangaltı İnci Sineması olmak üzere, Beyoğlu’ndaki Lüks, Aksaray’daki Bulvar, Kocamustafapaşa’daki Can, Beşiktaş’taki Suatpark ve Kadıköy’deki Feza başta olmak üzere İstanbul genelinde on sekiz salonda birden gösterime girer. Şeref Film’in en çok iş yapan filmlerinin başında gelir.

Şeref Gür (Yapımcı)

Erman Film’in o sırada Kemal Film’le, Türkan Şoray yüzünden bir davası var ve dava devam ediyor. Hürrem Bey dedi ki, ben sağ olduğum sürece bu yazıhaneye Türkan Şoray filmi giremez. Bunu bil Şeref dedi. Bize söz verdiği, anlaşma yaptığımız ve kadroyu kurduğumuz halde, o gidip Kemal Film’de filme başladı. Hürrem Bey haklıydı. Tarık Kakınç, Sait Faik’in hikâyesini bize getirdi. Vesikalı Yarim’in hikâyesi çok hoşumuza gitti. Bunun senaryosunu sen yazar mısın, dedim. Bu tam Safa’lık bir hikâye, iki filmlik senaryo yazar bundan Safa dedi. Hikâye ama çok kısa. Dedik ki, biraz şarkı sahnelerini uzatırız. Lütfi ağabey olmaz öyle şey dedi. Safa gelsin, onunla birlikte üzerinde çalışalım, dedi. Muzaffer Hiçdurmaz geldi sonra. Bu arada filmin ismi de ona aittir. Vesikalı Yarim’in bir de şiiri vardır ya… Öyle deyince bir hikâye daha doğdu. Sonra adamın mesleği ne olsun sorusu geliyor. Onu da ben söylüyorum. Şimdi kalmadı tabii. Langa’da bir manav. Benim Fatih’te oturduğum dönemlerden aklımda kalmış. Babasının gelip onunla yüzleşmemesi, karısının ona hiçbir şey söylememesi gibi şeyleri de Lütfi ağabeyle karar veriyoruz. Kim oynayacak derken, bu Türkan Şoray’lık bir film dedim. Lütfi ağabey de tamam dedi. Ama dedim, şimdi Hürrem Bey’i ben ikna etsem bile Türkan Şoray’ı nasıl ikna edeceğiz? Daha önce hiç çalışmamışız birlikte. Gittik Rüçhan Adlı’ya, böyle bir durum var dedik. Bizi çağırdı. Hep beraber gittik. Senaryoyu aldılar, okudular. Türkan Hanım senaryoyu okur okumaz kabul etti. Hürrem Bey’e durumu anlattım. Sonradan Erman Film’e yaptıramadı, o yüzden Şeref Film’e çektirdi diye laf söyleyenler olur, istemiyorsan yapmam dedim. O da yok olmaz öyle şey, sen yap filmini, dedi. Öylece başladık filme. Bir tek gün sette sorun çıkmadı. Her şey yolunda gitti ve bitti film. Filmin basın gösterisini Emek Sineması’nda yaptık. Ağlayanlar, sızlayanlar, tebrik edenler, kıyametler kopuyor. Hatta Ertem Eğilmez yanıma geldi, masaların üzerine çıkıyor, bağırıyor “Ulan böyle film yapılır mı, ben yapacaktım da siz yaptınız.” diye… Siyah-beyaz döneminde sağlanacak en büyük ticari başarıyı sağladı film. Çok beğenildi.[3]

Lütfi Ö. Akad (Yönetmen)

Sait Faik’in Menekşeli Vadi öyküsünü değişik bakımlardan seviyorum. Önce, dilinin yalınlığını, anlatımındaki sesini seviyorum, sonra öyküdeki yerleri… Bildiğim, görüp gezdiğim için… Gerçekten Şişli’den Mecidiyeköy’e kadar olan yükseklikten güneydoğuya doğru inen arazi Beşiktaş’ta denize ulaşarak Ihlamur vadisini oluşturuyor. Bu vadide toplanan suların oluşturduğu, şimdilerde üstü kapatılarak kanalizasyona katılan Beşiktaş deresi, Askeri Müze’nin yanındaki benzin istasyonunun bulunduğu yerden geçer, Nuri Demirağ’ın deposunun yanından denize karışırdı. Denize kaçamak yaptığımızda Fransız Hastanesinin yanından iniverirdik, küçük bostanlar arasından geçerdik, çalışan sarışın küçük kız, erkek çocuklar görürdük bize merakla bakan. Yetişkinler, geçerken bir iki hıyar, domates koparmamıza hoşgörüyle bakarlardı. Menekşeli Vadi’de aslında bu dünyayı yaşamak istiyordum, ama oradan hareketle varılacak bir filmin yapısına, daha başındayken kuşkuyla bakıyorum. Şeref Gür de öyküyü beğeniyor, o zaman Safa Önal’ı buluyorum, kitabı veriyorum. “Bak, bundan bana güzel bir film yapısı çıkar,” diyorum. Kitabın işaretli sayfasını açıp bakınca gözleri parlıyor “Ağabey, sana senaryoların en güzelini vereceğim,” diyor bu sefer gözleri sevinçten yaşlı. “Şarkısı da hazır: Kahverengi Gözlerin.” Şarkıyı mırıldanarak gidiyor. Ona Ihlamur vadisinden hiç söz etmiyorum işi karıştırmamak için; o dünyayı bilmemesi daha iyi, çözümü kendi dünyasında bulsun istiyorum, böylece yazacağı senaryonun bir özgünlüğü olacak. Öyle de oluyor. Getirdiği senaryoyu seviyorum. Verdiğim öykü Safa Önal’a başlangıç için bir esin kaynağı olmuş ancak. Şimdi elimde sevmesini, yaşamı ve ölümü bilen insanların yaşadığı, sinema tarihçisi A. Şerif Onaran’ın “Biraz da Kamelyalı Kadın’ı anımsatıyor” dediği bir senaryo var. Adını “Vesikalı Yarim” koyuyoruz.

Gençliğimde meyhanelere gittiğim olmuştur elbet, daha ileriki yıllarda eşimle de gittiğim olmuştur. Bizim gittiğimiz meyhaneler klasik dediğimiz Rum meyhaneleriydi. Tepebaşı’nda Pharaon, Galatasaray Çiçekçi Sokağı’nda Hristaki, Asmalı Mescit Sokağı meyhaneleri, biraz daha Batılı olanları ise Fisher ve Fligh-Life gibileriydi. Safa Önal’ın getirdiği senaryoda ise bir “içkili saz” var. Burada kadınlar saz takımı eşliğinde şarkı söylüyor ve davet edilince masalara gidip eşlik ediyorlar. Bunların kapısından bile baktığım olmamıştır. Ama bu büyük bir sorun değil, önce çevreyi biz kurmuyoruz, o doğal olacak. Bunun için gözüme sık sık önünden geçtiğim “Çağlayanı” kestiriyorum, düzayak ve Beyoğlu’nun tam ortasında. İçindeki yaşama gelince, o da zor bir şey değil. Bir çevre ne için hazırlanmışsa, ayrıca zorlayıcı aykırı bir baskı olmadıkça, içini doldurduklarınız o işlevi görmeye başlar. Ranzalı bir koğuşa doldurun insanları, bir süre sonra geldiğinizde, kırk yıldır orada yaşıyorlarmış gibi yerleşmiş bulursunuz, kapalı bir basketbol alanında, sesinizi duymayacağınız bir oyundadırlar, okul sınıfında, sıralara oturmuş gelecek öğretmeni bekliyorlardı! İçkili saz salonuna getirdiğimiz kalabalık da aynı şeyi yapacak, ancak ben onlardan zorunlu değişiklikler isteyeceğim. Dış sahnelerin bir kısmı için Beşiktaş pazarında balıkçıların arkasındaki boşluğu seçiyorum. Manav ve bostan çevresi için Kadırga’da uygun bir yerler buluyoruz. Oyuncu seçimini Şeref Gür’le her noktada anlaşarak yapıyoruz. Erkek oyuncu olarak İzzet Günay’ı öneriyor, onunla hiç çalışmışlığım yok ama çok uygun buluyorum. Kadın oyuncu için Türkan Şoray en doğal isim oluyor. Diğer sözü edilmeye değer oyunları, Semih Sezerli, Ayfer Feray, Aydemir Akbaş, Hakkı Haktan, Selahattin İçsel paylaşıyorlar. Görüntü gene Ali Uğur’un. Senaryoyu okuyan baş oyuncularını genel olarak beğendiklerinden başka kendi paylarına düşen bölümleri de çok seviyorlar.

Çalışmalara hızlı ama dikkatle giriyorum. Oyuncularım usta ve bana zaman kaybettirmiyorlar. “Çağlayan” içkili saz salonunda sorunsuz çalışıyoruz. Masalarda oturanlar olsun, garsonlar olsun kameranın görüş alanına girdiklerinde kendiliklerinden “içkili saz salonunda” yaşamaya koyuluyorlar. Ayrıca bu filmde ilk defa çalıştığım ve bana çok faydalı olan bir yardımcım var. Adı Çetin İnanç. Çalışmalar çok rahat geçiyor. Türkan Şoray’la İzzet Günay sabah erken çekim alanına geliyorlar, ama çalışmaya değil de kendi yaşamlarını sürdürmeye…

(…) Kış erken mi geldi ben mi yorgunluktan kolayca üşüyor oldum nedir, Kadırga meydanında çalışırken titriyorum, o durumda Çetin İnanç imdadıma yetişiyor. “Hemen şurada bir kahve var, siz oraya gidin, çay için ısının, hazır olunca sizi çağırırım,” deyip kolumdan tutarak birkaç adım yürüttükten sonra bırakıyor, çoktan gözüme kestirdiğim kahveye doğru akarcasına gidiyorum, çayımı içip ısınıyorum. Bir süre sonra çalışanlardan biri görünüyor, kalkıp çıkıyorum, Çetin İnanç karşılıyor beni “Çekime hazırız efendim,” diyor. Kameranın, oyuncuların konumuna bakıyorum. O duruma göre çerçeveyi tahmin edebiliyorum, oyunu görmek istiyorum. Çetin İnanç kamera dahil çekimin bir denemesini yaptırıyor. Her şey düşündüğüm gibi. Ali Uğur kamerayı işaret ediyor: “Görmeyecek misin?” “Nasıl bir çerçeve yaptığını bilecek kadar seni tanırım,” diyorum. Sessiz insanların mutluluğu kül altında kor… Görünmüyor, ama çok sıcak.

Çalışmalar sırasında bir iki sahneyi tümüyle değiştiriyorum, yerine çekim sırasında yenilerini yazıyorum, bu o sahnelerin kötü oluşundan değil sadece çalışmanın getirdiği şartlardan. Fazladan bir sahneyi de, bir gün Beşiktaş balık pazarının arkasındaki küçük alanda çalışırken ziyarete gelmiş olan Safa Önal’a yazdırıyorum. Öğle arası yemeğimizi orada bulunan küçük bir meyhanede yerken, ona “Bana küçük bir sahne yazacaksın!” diyorum. “Ne zaman?” “Şimdi… Sabiha, Halil’in evli ve bir çocuğu olduğunu öğrenmiştir. Bunu ona söyleyecek ama doğrudan doğruya değil. Yemeğini bitirinceye kadar düşün fazla vaktin yok!” diyorum. Çetin İnanç’ı çağırıyorum, yemeğini yiyen takımı oyuncularla birlikte Amerikan Konsolosluğunun arkasındaki sokağa götürmesini söylüyorum. Orası rahat bir çekim alanı gibidir, sokağın girişine doğru bakıldığında ana caddede yoğun bir araç trafiği görülüyor çok zaman, yeni sahneyi orada çekmeyi düşünüyorum. Sigarasını yakan Safa’ya Çetin’den aldığım kâğıtları uzatıyorum, masada yer açıyoruz. “Elini çabuk tutmazsan, bizi fazla beklemezler, takım dağılır, sahne kalır, ” diyorum. Bu gibi durumlarda acımasızım. Can havli ile yazmaya koyuluyor. Kocaman harflerle yazıyor gözüme sokar gibi ve bir nefeste bitiriyor. Doğrusu güzeldi yazdığı. “Sabiha: — Sana evli misin desem, bir şey demezsin değil mi?” diye başlıyordu.

Yalnızlar Rıhtımı’ndan sonra bıraktığım, oyuncunun oyununa katılma alışkanlığım Üç Tekerlekli Bisiklet‘te Sezer Sezin’le yeniden başlamışken orada bitiveriyor. Ondan sonra ancak Vesikalı Yarim‘de olduğu gibi oyuncu beni buna sürüklerse katılıyorum. İzzet Günay’la Türkan Şoray oyunlarıyla beni alıp götürüyorlar. Sahnelerden birinde Halil hapishanededir, Sabiha’ya mektuplar yazar. Bunun için bir yer kiralamak ve orada koğuş kurmak gerekiyor, bunun için çok zaman ve para harcanacak. Bir başka çıkış yolu ararken aklıma İnönü Stadyumu’nun dış parmaklıkları geliyor. Hemen birkaç mahkûm edinip oraya gidiyoruz. Arayınca birkaç uygun açı buluyorum, orada bir iki saatte işimi görüyorum. Filmi çabuk bitiriyoruz. Müzikleri genç ve yeni bir müzisyen yüklenmiş, adı Metin Bükey. Yaptığı müzik beğenilerim arasında değil, ben daha çok çocukluğumdan beri ailemde dinlenenleri, annemin mırıldandıklarını seviyorum. Ne var ki yaptığı müzik öyküde yaşayan insanların sevip söylediklerinden. Metin Bükey sabah erkenden küçük orkestrasıyla geliyor. Sesleri alacak olan Yorgo Ilyadis çoktan gelmiş, cihazlarını gözden geçiriyor. Metin Bükey akıllı çocuk. Ilyadis’in, sazların mikrofonlara göre nasıl yerleştirilmesi gerektiği konusunda söylediklerini ve dikkatini çektiği birçok şeyi aynen uyguluyor. Sonuçta filme uygun çok güzel bir müzik çıkıyor ortaya, filmin seyirci karşısındaki başarısında haklı yerini de alıyor. Özellikle yurtdışında çok ilgi görüyor, senaryoyu satın almak istiyorlar, sonra bundan vazgeçiyor, art arda seyredip sahne sahne kaydetmeyi yeğliyorlar![4]

Safa Önal (Senarist)

Ant Film Şirketi’nde oturmaktayım. Yüzü yamalı Nedim vardı, Ant Film’in getiricisi, götürücüsüydü. Benden yaşlıydı. Ona rağmen kapıyı vurdu girdi, Safa ağabey dedi bana; 1964 başı, aşağıda seni Lütfi ağabey bekliyor. Hangi Lütfi ağabey bekliyor? Akad. Nerede? Sendikada. Eren Han, Beyoğlu Ağa Camii’nin arkasında bir handır. Orada Memduh Ün’ün Uğur Film’i var, Ant Film var, alt katta kıyamayacağım, unutamayacağım Ah Güzel İstanbul’u yazdığım Beya Film var, Göksel Arsoy’un şirketi var. Hemen indim aşağıya. Turgut Demirağ ağabey dedi ki, in Safa in bir an evvel, biz nasıl olsa konuşuruz. Girdim sendika odasının uzun salonuna. Ortadan salonu ikiye bölen masalar konmuş. İlk girişim oraya. Masaların üstlerinde yeşil örtüler var. Sanki kumarhanelerdeki yeşil örtülü masalar gibi. Bana bıraktığı duygu o. Lütfü Akad oturuyor. Yanında da senaryocu Vedat Türkali. Yan yana oturuyorlar. Gittim karşısına geçtim. Elimi sıktı, hatırımı sordu. Vedat Bey’in de elini sıktım. Pek bir samimiyetim yoktu. Vaktin var mı dedi bana Lütfi ağabey. Seninle çalışmak istiyorum dedi. Vedat Türkali hiç unutmuyorum, elini bir kulağının arkasına koydu ve bizi dinliyor, biraz daha iyi duymak adına. Ve ben ünlü bir senaryocuyla gelmiş Lütfü Akad’la konuşmaktayım. Doğrusu orada olmak istemezdim. Ama o oturdu ve bizi dinledi. Lütfi ağabey gayet rahat, müthiş bir keyfin, tadın içinde. Var mı vaktin? Vaktim yok ama sizin için bulurum, yaratırım dedim. Öğleden sonra o zaman bana, eve gel dedi. Başka bir şey söylemedi. Tekrar el sıkıştık. Çok terbiyeli adamdı. Yalnız setlerde kükrerdi, öyle şakası yok. O set bir mabet bir anlamda. Orada biraz cıvıttınız mı lafı yemelisiniz. Öğleden sonra müthiş bir sevinç yaşadım. Öğleden sonra gittim Mecidiyeköy’deki evine. Önde büyükçe bir bahçesi var, alçacık duvarı var, bir de köpecikleri var. Öyle bir yerde oturdu. Ben bir film yapacağım, seni istiyorum dedi. İyi. Türkan Şoray ve İzzet Günay’la çalışacağım dedi. Evet dedim. Nasıl bir şey istiyorsunuz? Bir Marlon Brando filmi gördüm dedi. Atını çaldılar Marlon’un dedi. Gitti, aradı, taradı, atını buldu, getirdi dedi. Yazılıdır. Evet dedim ben. Bu dedi. Efendim? Bu. Ne kadar zamanda bir şey hazırlarsın? Ben laf edemedim. Ne kadar zamanda, atını çaldılar, Türkan Şoray filmi, aradı, buldu, geri döndü. Omuzları biraz inmiş bir Safa Önal çıktı oradan. Eve geldim. Karım kapıyı açtı, yaslandım kapıya. Anladı. Olmadı, olmadı dedim. Yürümez burada. Bulamam bir Türkan filmi. Tanımıyorum Türkan’ı da. Yüzünü görmemişim. Bir gün sürdü o yeniklik duygusu. Ertesi gün okumaya başladım yeniden. Elime Sait Faik’in Menekşeli Vadi adlı hikâyesi geçti. Zırnık almamışımdır. Bir bostan lafı vardır orada. Bostancıdır herif. Sonra çünkü TRT çekti. Sait Faik’i hortlattılar. Ben buradan yola çıksam, bu adam manav olsa, bir de bunun bostanı olsa… O sırada güzelim Aksaray bir beton yığını halinde, bir betonarme halinde değil. Dünya kadar bostan var. Oradan yola çıktım. İki üç gün sonra toparlandım, yazdım. Bir sinopsis yazdım. Lütfi ağabey sinopsisi okumadı. Benim yazdığım tretmandır doğrudan doğruya, sinopsis değil. Okumadı. Filmin yapımcısı Şeref Gür birlikte Türkan Hanım’dan randevu almışlar. Türkan Hanım’ın evine gittik. Oturduk, orada da okuduk. Henüz otuz üçüncü sahnedeydim. Türkan Hanım ağlaya ağlaya kalktı. Alt kattaki tuvalete gitti. Sonra geldi. Ben bu işte varım, dedi.

Ertesi gün senaryoyu yazmaya başladım. Bitirmem bir ay sürmedi. Lütfi ağabey filmi çekmeye başladı. Ben başka şeyler yazıyorum. Aradan iki hafta geçti geçmedi. Şeref Film’den bir arkadaş geldi. Lütfi ağabe seni bekliyor, çok önemliymiş, dedi. Hemen arabaya bindik, Beşiktaş’a gittik. Beşiktaş’ta bir köfteci. Türkan Hanım çıkmış arabasına binmek üzere, İzzet binmek üzere. İyi ki geldin dedi Lütfi ağabey. Peki Lütfi ağabey niye iyi ki geldim? Biz bir taksiye bindik. Tepebaşı’nda Pera Palas otelinin hemen arkasında Casablanca Gazinosu var. Onun sokağına gideceğiz dedi. Orijinal senaryoda yoktur şimdi söyleyeceğim bölüm. Dedi ki, çektikçe yakalıyorum. Halil’le Sabiha arasında bir sahne gerekiyor. Olumsuz bir sahne olacak dedi. Sabiha diyecek ki, seni yalancı, seni alçak, seni namert. Meğer evliymişsin, iki tane de çocuğun varmış, bana bunları söylemedin. Seni yalancı, sana yazıklar olsun diyecek dedi. Yalnız bunların hiçbirini söylemeden dile getirecek! Şimdi gidiyoruz, orada çekeceğim dedi. Casablanca Sokağı boydan boya bir duvar. Aşılmaz bir plastik malzeme benim için dedi. Orada o duvarın önünde çekeceğim bu sahneyi onlarla dedi. Benim önüme bir çanta verdiler. Kâğıt kalem. Kurşun kalem. O zaman böyle uzayan bir trafik de yok. Arabalar beşer onar geçip gidiyorlar. Varacağız. Ben ne yazacağım. Oturdum yazdım. Kurşun kalemle o sayfayı yazdım. Geldik Casablanca’nın önüne. İzzet Günay inmiş, Türkan Hanım inmiş. Hapishane voltası atarak beklemekteler. Okudu Lütfi ağabey; umduğumdan iyi olmuş, beklediğimden daha iyi olmuş. Eline sağlık Safacığım dedi. Filmde de vardır. O lafların hiçbirini demeden onların hepsini söyledi Sabiha. Başka türlü olmuyor. Her an sınama. Bir de beceremezseniz hemen yayılır. Lütfi ağabey çağırdı da Safa Önal beceremedi de, işi paydos ettik gittik de, Türkan Hanım kızdı gitti, İzzet bu tarafa gitti, iş bir gün sekti. Bilmem ne etti. Niye oldu bunlar? Safa Önal beceremedi. Senaryoyu vermiş, bayıla bayıla çekmekteler. Kült film denilen ilk filmdir.[5]

Türkan Şoray (Oyuncu)

Bir gün Beyoğlu’ndaki Lüks Sineması’nda bir film gördüm. Yönetmeni Lütfi Akad’dı. Irmak ismindeki film, gerçekçi bir köy filmiydi ve beni çok etkiledi. Adeta gözümün önünden bir perde kalktı. Ben neden bu tür filmler çevirmiyordum. Oynadığım filmler beğeniliyordu ama o günden sonra bana yetmemeye başladı. Oyunculuk üzerine düşünmeye ve benim dışımda gelişen sinemayı merak etmeye başladım.(…) O ara bana bir film teklifi geldi. Yapımcıya Lütfi Akad’la çalışmak istediğimi söyledim. Sonra da bu arzum gerçekleşti ve onunla birlikte Ana filmini çevirdim. Bu film bir kan davasını işliyordu. Ben bir köylü kadınını canlandırdım. Yönetmen Lütfi Akad gözlerimle oynamamı istiyordu. Bütün ifade gözlerinde olacak diyordu. Yavaş yavaş oyunculuğun önemini kavramaya başladım. Kamera önünde artık hiç rahat değildim.(…) Onun karşısında bir öğrenci gibiydim. Hep başarmak, onu mutlu etmek istiyordum. Vesikali Yarim benim en sevdiğim filmlerimdendir. Türk sinema tarihinin en duyarlı ve en güzel aşk filmlerinden biri. Bu film ayrı çevrelerden iki insanın imkânsız aşkını anlatır. Filmin senaryosunu sevgili Safa Önal yazdı. Safa Bey senaryoyu okumak için eve geldi ve senaryoyu okumaya başladı. İnanın son sayfalara kadar zor dayandım. Hıçkırıklar boğazıma kadar düğümlendi. İmkânsız aşk bu kadar mı güzel anlatılır. İnanılmaz bir senaryo yazmış.[6]

İzzet Günay (Oyuncu)

Ben Vesikalı Yarim’den sonra oyunculuğu keşfettiğimi anladım. Sinemada nasıl oynanacak, sinema nedir, senaryo nedir onların farkına vardım. Şeref Gür’ün yazıhanesine çağrıldığım günü hiç unutmuyorum. Lütfi ağabey ayağa kalktı ve beni karşıladı. Samimiyetimiz yok. Selamlaştık. Sonra da senaryoyu bana verdi. Ben size kısaca anlatayım dedi. Bir manav Halil var, bir gece arkadaşlarıyla bir pavyona çıkarlar, orada konsomatris Sabiha’ya âşık olur, dedi. Evet, dedim. Bu kadar, dedi. Sonra şunu anladım; Lütfi ağabey hayatta ne kadar kelime ile konuşursa, sineması da o kadar güçlüydü. Sinemanın böyle bir şey olduğunu orada fark ettim. Şimdi her izleyişimde farklı şeyler fark ediyorum. Seyrettikçe daha çok şey buluyorum filmde. Beni daha fazla etkiliyor. Çok gerçekçi ve yerli bir filmdir. (Bir sahnede) Halil eve öteberi almıştır. Sabiha’ya aldıklarını verir. O da yerleştirmeye başlar. Ben aldığım konserve tenekelerini Sabiha’ya vermeden önce pantolonuma silmişim. Bu insiyaki. Sahne bitti. Lütfi ağabey geldi ve dedi ki: Harikaydı bu, nasıl akıl ettin. Tamamen insiyaki bir şey. Manav olduğum için elmaları nasıl üzerime siliyorsam, konserveleri de o şekilde yapmışım. Lütfi ağabey bunu fark etmiş. Ben onun farkında değildim. Bizi o havaya sokuyordu, büyüklüğü oradan kaynaklanıyordu.[7]

 

Not: Bu yazı daha önce Türk Sineması Araştırmaları (TSA) veritabanında yayımlanmıştır.

 

Kaynakça

[1] Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden; / Tabakam senin yadigarın; / “İki elin kanda olsa gel” diyor Telgrafın; / Nasıl unuturum seni ben, / Vesikalı yarim?

[2] Orhan Ünser, “Adı Anıldığında Bol Çağrışımlı Bir ‘Melodram’ Olan ‘Vesikalı Yârim’e Bir Bakış”, Sadibey.com, https://sadibey.com/2007/05/21/adi-anildiginda-bol-cagrisimli-bir-melodram-olan-vesikali-yarime-bir-bakis (Erişim: 18 Şubat 2016)

[3] Şeref Gür Söyleşisi, “Eski Filmlerin Her Yanı Yama Doludur”, Söyleşi: Barış Saydam, Türk Sineması Araştırmaları Veritabanı, http://tsa.org.tr/yazi/yazidetay/179/seref-gur–%E2%80%9Ceski-filmlerin-her-yani-yama-doludur%E2%80%9D (Erişim: 18 Şubat 2016)

[4] Lütfi Akad, Işıkla Karanlık Arasında, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2004, s. 491-497.

[5] Safa Önal, Kişisel Görüşme, 10 Aralık 2015.

[6] Sinema Benim Aşkım, NTV, 6 Mart 2010.

[7] Sinema Benim Aşkım, NTV, 6 Mart 2010.

Önceki makaleAnayurt Oteli
Sonraki makaleKreuzweg
1983, İstanbul doğumlu. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü'nde yaptı. Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011-2014 yılları arasında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğü yaptı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013-2019 yılları arasında Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yaptı. 2018-2020 yılları arasında İstanbul Şehir Üniversitesi'nde ders verdi. 2018-2021 yılları arasında Sinema Yazarları Derneği'nin (SİYAD) genel sekreterliğini üstlendi. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015)- Burçak Evren'le ortak-, Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016), Aytekin Çakmakçı: Güneşe Lamba Yakan Adam (2019), Osmanlı’da Sinematografın Yolculuğu (1895-1923) [2020], Derviş Zaim Sinemasına Tersten Bakmak (2021) – Tuba Deniz’le ortak-, Orta Doğu Sinemaları (2021) – Mehmet Öztürk’le ortak-, Türkiye’de Sanat Sineması (2022) isimli kitapları da bulunuyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here