A Soap

A Soap

785
0
PAYLAŞ

 

en-soap

Bir başka ilginç Danimarka filmi Allegro gibi bir dış sesin anlatısı ve insanın içine işleyen sakin bir müzikle açılıyor, En Soap. İskandinavya’da doğmasına rağmen, bağımsız sinemayla ilgilenen pek çok yönetmene ilham veren Dogma akımının pek çok niteliğini içinde barındıran film, bir transseksüel ile sevgilisinden yeni ayrılmış orta yaşlı bir kadının arasında geçenleri anlatıyor gibiyse de, özünde insan ruhunun ne kadar kırılgan ve değişken olduğunun resmini çekmekte.

 

İsmini “sabun köpüğü” diye tabir edilen pembe dizilerden alan film, yer yer cinsel kimlikleri sorgulayan bir vizyon yakalasa da, finaliyle satirik eleştiri yaptığı sabun köpüğü dizilerinin ötesine geçemiyor. Hikayesini farklı anlatım yollarından destek alarak zenginleştirmeye ve geliştirmeye çabalasa da, bunu başardığı pek söylenemez. Mutluluğu bulmak niçin bu kadar zordur, özlemlerimiz nelerdir ya da isteklerimizin ne kadarını biliyoruz türünden sorularla yola çıkan En Soap, bu sorulara cesurca eğilmesine rağmen, iş bunlara uygun cevaplar aramaya gelince bocalıyor. Bu elbette beklenmedik bir şey değil, bu kadar ciddi ve soyut suallerle yola çıkarak, hepsinden önemlisi “farklı bir film” olma düşüncesiyle hareket edersen, hele de bunları aktaracak derece de ehil değilsen, bu sonuç kaçınılmaz.

 

Filmde iki hassas ruhu ve bunların birbirlerine sürtünerek oluşturduğu değişken duygusal durumları gözlemlerken, diğer taraftan da Veronica/Ulrik karakteri üzerinden cinsel kimliklerin karmaşıklığına şahit oluyoruz. Yönetmen filmini çeşitli bölümcüklere ayırsa da, sonuçta tanışma, etkilenme ve değişme gibi metodik bir yolun ötesine de geçemiyor. En Soap, hikayesiyle, müzikleriyle, yalıtılmış ve karanlık mekanlarıyla ve renk seçimleriyle depresif bir atmosfer yakalamasına ve bu doğrultuda ilerlemesine rağmen, rengini belli etmekten de kendini alıkoyamıyor. Belki tam bir sabun köpüğü pembe dizi değil, ama özgün bir romantik filmde değil. Yönetmenimiz “Belki de en büyük aşk, sizi aşk fikrinden kurtaran aşktır” diyerek kelime oyunları yapsa da, filmde bu kıvraklığı ve özgünlüğü tutturamıyor. Ben en çok filmdeki siyah-beyaz bölümcükleri sevdim, belki de filmin en özgün kısımları oldukları için…

 

Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleThe Element of Crime
Sonraki makaleEuropa
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK