Cries and Whispers

Cries and Whispers

518
0
PAYLAŞ
cries-and-whisper

Ingmar Bergman’ın filmleri aslında sürekli bir otobiyografik özellik taşır. Küçüklüğünde ailesinin baskısı ve sert eğitimi nedeniyle mutsuz bir çocukluk geçiren Bergman’ın ailesine karşı öfkesini hep içine atıp, fazla konuşmayan, utangaç bir karaktere sahip olması filmlerine de yansımıştır. Neredeyse her filminde karakterlerin zıtlıkları ekrana yansır. Autumn Sonata’daki annesinden nefret etmesine rağmen, aynı zamanda onu seven Eva karakteri tipik bir Bergman karakteridir. Çocukluğu annesi nedeniyle mutsuz geçmiştir, hep onun sevgisinin özlemini hissetmiştir. Cries and Whispers filminde de, üç kız kardeşin aralarındaki ilişki ve kız kardeşlerin anneleriyle olan ilişkileri böyledir.

Cries and Whispers, üç ana karakterin dramları üzerine kurulu, sevgisizlik ve iletişimsizlikle birlikte insanoğlunun en derin noktalarında yatan; korku ve acıları da anlatan, neredeyse tümü kapalı mekanlarda geçen bir iç sorgulamadır. Bergman’ın diğer filmlerinde de görev yapan görüntü yönetmeni Sven Nykvist’in stilize çalışması da filmin etkileyiciliğini arttırır. Özellikle büyük bölümü kapalı mekanlarda geçen bir filmde, bu denli ustalıklı ışık ve renk kullanımı alkışa değer bir başarıdır. Ingmar Bergman’ın hikaye anlatımı dışında, onun filmlerini eşsiz kılan özelliklerin başında, filmlerinin başarılı sinematografi çalışması gelir. Bu açıdan Sven Nykvist ismi de, Bergman filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Liv Ullmann kadar önemlidir.

Filmin konusuna dönecek olursak, üç kız kardeş arasında en mutsuz çocukluğu olan Agnes’tir. Agnes ölüm döşeğinde, yatağında ölümü beklerken sürekli annesini ve çocukluğunu hatırlar. Küçüklüğünde annesini çok sevmesine rağmen, annesinin kardeşleriyle daha çok ilgilenmesinden dolayı bir kıskançlık duymaktadır. Annesinden hiç beklediği sevgiyi bulamayan Agnes için annesinin ölümü büyük bir şok olur ve sürekli bunu düşünür.
Ölüm döşeğindeki kardeşlerine bakmak için yeniden eve gelen Marie ve Karin’in de kendi mutsuzlukları vardır. Marie ve Karin evliliklerinde de aile yaşantılarındaki gibi sorunlar yaşar. Sevgisizlik ve iletişimsizlik içinde boğulmaktadırlar. Kardeşler diğer insanlara olduğu gibi birbirlerine de yakınlaşamazlar. Böylece Agnes’in hastalığı sebebiyle birleşen kardeşlerin dramları tek tek su yüzüne çıkar.

Bergman yine içlerinde nefret ve sevgiyi bir arada bulunduran, duygusal anlamda yaralı karakterlerinden yararlanarak oluşturduğu hikayesini, kırmızının tonlarının egemen olduğu bir renk paletiyle, piyano müziği eşliğinde ekrana taşıyor. Karakterlerin içinde kopan sessiz fırtınalar, film ilerledikçe çığlıklara dönüşüyor. Her karakter tek tek çözülerek, bir rahatlama dönemine girdikten sonra, tekrar aynı alışkanlıkları devam ediyor. Sorulan sorular, yaşanan iç savaşları sonuçsuz kalıyor. Kardeşler sürekli iyiye doğru gitmelerini sağlayacak, düzelmelerine ön ayak olacak birilerini bekliyor. Bekledikleri kimi zaman da Tanrı oluyor. Fakat ne zaman bir işaret bekleseler, ortalığa sessizlik hakim oluyor. Kan kırmızısının hakim olduğu duvarlar arasında, kızlar da ölümü ve intiharı düşünüyorlar. Her şeyin aslında sahte olduğunu görüyorlar. Yaşam gibi ölümünde sıradan olduğunun farkına varıyorlar. Fakat son kertede yine hayattan vazgeçemiyorlar, intiharı bir küçüklük göstergesi olarak ifade ediyorlar. Ve hayatın sonsuzmuş gibi görünen döngüsü içinde, tekrar eski yerlerini alıyorlar. Tanrı’nın onlara sırt çevirmesi, dünyanın bir cehennemden ibaret olması, ölümün sıradanlığı, mutsuzluk, iletişimsizlik, içlerinde kopan ve bir türlü dışarıya vuramadıkları o sessiz fırtınaları… Hepsi geçmişte kalıyor, hayat aynı tek düzeliği ve sürekliliğiyle devam ediyor. Mutluluk için çıkılan bir yolculuk daha hüzünlü sonla biterken, kardeşlerin birbirlerine duydukları, daha doğrusu duymak istedikleri sevgi boyutunu aşan, histerik aşkları da platonikleşmekten kurtulamıyor. Platonik aşklarını kavradıklarında ise; aslında ne kadar bencil olduklarının farkına varıyorlar. Kardeşleri ölürken bile, kendi geçmişlerini sorguladıklarını görüyorlar ve umutsuzluk içinde aynaya bakmaya bile utanıyorlar. Kendilerini o kadar kirlenmiş hissediyorlar ki; kendilerine dokunulması bile canlarını yakıyor. Her arayış, her sorgulama, her geri dönüş; umutsuzluğu ve mutsuzluğu daha da arttırıyor. Kırmızının tonu daha da koyulaşıyor. Kırmızı birden bire kan kırmızıya çalarken, karakterlerinde gözü dönüyor. Ama yine sessiz çığlıklar içinde boğulmayı, kendi sinik kişilikleri içinde var olmayı ve mutsuz evliliklerine dönmeyi tercih ediyorlar. Ne kadar derinlere inerlerse, o kadar geçmişlerinin, acılarının, iletişimsizliklerinin ve sevgisizliklerinin içine gömülüyorlar. Umut… Umut ise; ne evliliklerinde var, ne kendilerinde ne de Tanrı da… Bir umutsuzluk ve mutsuzluk denizinin içinde, bir o limana bir bu limana gidip gelen gemiler gibiler… Fakat bu döngüden bir türlü çıkamıyorlar. Bir türlü karakterler sorgulamalarından sıyrılıp, ortak noktada buluşamıyor. Çünkü onların istedikleri kendilerini rahatlatacak cevaplar bulmak. Bu cevaplarıysa ne kendileri verebiliyor ne de Tanrı…

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleCombien tu m’aimes?
Sonraki makaleDear Wendy
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK