Combien tu m’aimes?

Combien tu m’aimes?

412
0
PAYLAŞ

Combien tu m'aimes

İlişkiler konusunda en açık ve en sıradışı yaklaşımların sergilendiği toplumlardan biri, Fransız toplumudur. Bu yüzden de sık sık kadın-erkek ilişkilerini farklı yönlerden anlatan, çoğu kişiye sıradışı ve kışkırtıcı gelebilecek yapımlara imza atarlar. Bunların kimisi düşündürücü ve sarsıcı olurken, kimisi sıradan ve basittir. Bertrand Blier’in son filmi ise, bu iki noktanın ortasında bir yerde seyrediyor. Film yer yer mutlulukla ilgili sorular sorup, kadın-erkek arasındaki ilişkileri irdelerken yer yer de absürd bir komediye yelken açıyor.

 

Yalnız yaşayan, orta yaşlı, kalbinden hasta olan devlet memuru François, lotoda 4 milyon avro kazanır. Gecenin karanlığında bir bara girer. Barda, güzeller güzeli Daniela (Monica Bellucci) ile karşılaşır. Daniela’ya, sevgilisi gibi davranması için ayda 100bin avro teklif eder. Daniela’nın teklifi kabul etmesiyle birlikte, Blier’in “parayla saadet satın alınır mı?” sorusunun cevabını aramaya başlarız.

 

İlk hafta ikili için her şey iyidir. Daniela, evlilikle birlikte tekdüze ve sıkıcı hale gelen birçok şeyi, adeta bir ritüel şekline dönüştürerek, bir nevi her erkeğin birlikte olmak isteyebileceği bir kadın görünümüne bürünür. Ama, ortada bir evlilik oyunu vardır. Evlilik oyunun kahramanlarından Daniela, bu oyunu uzun süre sürdüremez ve tekrar bara geri döner. Bu sefer işin içine bir de, ona bağlanan gangster Charly dahil olur. Fakat Daniela, Charly’ye geri dönse de artık geri dönülemez bir değişimin içine girmiştir.

 

Blier filminde, izleyiciye “Mutluluk parayla satın alınabilir mi? Mutluluk için ne kadar ödenebilir?” gibisinden sorular sorarken, mutluluğu getirecek şeyi ikonalaştırmaktan kurtulamıyor. François’e mutluluğunu getiren Daniela öylesine güzel, öylesine çekici ki; filmde onu gören herkes çarpılıyor. Böyle bir ikonaya yüksek bir değer biçmek elbette normaldir. Burada François’in değer biçmesi gereken Daniela’nın güzelliği mi yoksa onun kendisine getirdiği mutluluk mu, sorusunu ise filmin sonlarına doğru, dolaylı da olsa öğreniyoruz. Filmin sonlarına doğru sorular ve tanıdık kadın-erkek ilişkileri iyice absürdleşiyor, film başka bir forma bürünüyor. Sanırım bu, Blier’in seyirciyi yabancılaştırmak ve filme karşı mesafesini ve satirik eleştirisini belli etmek için başvurduğu bir anlatım yolu. Bunu destekleyen en büyük öğede, filmin başından sonuna kadar izleyici de bir sitcom izliyormuş hissi yaratması. Bu da, izlediğimiz filmle aramıza mesafe koyan ve filme farklı anlamlar yüklememizi engelleyen bir mekanizma. Bütün bu unsurlara bir de, çoğu sahnede üzerinde pek bir şey olmayan Monica Bellucci’nin güzelliğini ekleyince ortaya takip etmesi zor bir film çıkıyor. Her ne kadar, Monica Bellucci fantezisi olarak görülse de, yer yer mutluluğun değeri hakkında düşündürecek yer yer de düşündürttüğü bu sorularla bizi eğlendirecek, keyifli bir film.

 

Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleCalifornia Dreamin’
Sonraki makaleCries and Whispers
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK