Decameron, The

Decameron, The

570
0
PAYLAŞ

 

decameron

 

Giovanni Boccaccio’nun Avrupa’daki büyük veba salgınından etkilenerek yazdığı Decameron, 14. yüzyılın ortalarındaki Floransa’yı arka planına alır. Yedi kadın ve üç erkekten oluşan bir grup gencin, on gün boyunca günde on hikayeden toplamda yüz hikaye anlattığı Decameron, özünde kocaları tarafından yalnızlığa terk edilen, şiddete maruz kalan ve aşağılanan kadınlara ithaf edilmiştir. Kitabın bir diğer ağırlık noktası ise, din ve din görevlilerine getirmiş olduğu ağır eleştiriler ve hikayelerde anlatılan ilginç fantezilerdir. Hikayeler basit bir anlatıdan başlayarak çeşitlenir. Önce sıradan bir adamın aptallığı ve çevresindeki insanların o aptal adamı nasıl kullandığı anlatılırken, gittikçe hikayeler bir öncekini bastırmaya ve bir öncekiden daha ilginç olmaya çalışır. Bu yüzden de her hikayenin eleştirelliği ve cinsel dozu bir öncekinden daha fazladır.

“Yaşam Üçlemesi” adını verdiği serisine, Boccaccio’nun bu unutulmaz eserini beyazperdeye uyarlayarak başlayan Pasolini, filminde de kitaptaki eleştirelliği korumanın yanında, Rönesans öncesinin yazarlarına özgü mizah anlayışını da aynen yansıtır. Özellikle rahibelerin sağır ve dilsiz olduğuna inandıkları bir gençle cinsel ilişkiye girme sahnesi ve bir katilin ölüm anında ruhunu arındırma sahnesi eski dönem yazarlara özgü kinayeli mizah anlayışına en güzel örneklerdir. Absürde varan bir mizahın hakim olduğu bu sahnelerde, dolaylı yollardan verilen mesajlar ve yapılan zekice göndermeler oldukça güzel yansıtılır. Aslında biraz da bu özelliğinden olsa gerek, Decameron genelde Pasolini’nin en hafif filmlerinden biri olarak anılır. Oysa, Pasolini beyazperdeye uyarladığı eserdeki dili ve eserin mizah anlayışını çok güzel mizansenlerle ekrana yansıtmayı başararak, belki de zor olanı yapar.

Diğer Pasolini filmlerinden alışık olacağınız üzere, Decameron’da da filmin ana hedefi din ve din görevlileri oluyor. Kilisenin ikiyüzlü tavrını her fırsatta eleştiren yönetmen, Decameron’da da katil karakterinin ölmeden önceki günah çıkarma sahnesinde bütün anlatmak istediklerini özetliyor. Katilin saydığı suçların aslında suç olmadığını söyleyen din görevlisi, gerçekleri itiraf etmeyen katile bir aziz muamelesi yaparak, onu bir azizmiş gibi son yolculuğuna uğurluyor. Kavramların ve inançların aslında çok değişken olduğunu, insanların cahilliğinden faydalanan pek çok kişinin varlığını ve öbür dünyada olacakları tahmin etmenin imkansızlığını vurgulayan Pasolini, eleştirisinin diğer ucuna da insanları alıyor. İçine düştükleri trajikomik durumlarla insanlar da aslında bir nevi cahilliklerinin hesabını veriyor. Filmin hemen her karesinde rastlayabileceğiniz, kilisenin boyunduruğu altında kalmış ve eli işte gözü oynaşta olan saf ve kendini akıllı zanneden, aslında birileri tarafından sürekli aldatılmakta olan bu karakterler kendi cahilliklerinin de sonuçlarına katlanıyor. Talihleri onları nereye götürürse oraya sürüklenen ve kendi hayatlarını yönetmekten aciz bu insanlar, filmde birbirinden ilginç ve absürd kompozisyonlarla izleyicilere gösteriliyor. Özellikle filmin hemen başındaki dolandırılan karakterin durumu çok gülünç. Hiç tanımadığı bir kızın, ben senin kızkardeşinim sözüne aldanan ve soyulup soğana çevrilen bu karakter, daha sonra yine kendi aptallığı yüzünden başkaları tarafından da dolandırılıyor. En sonunda ise değerli bir yüzük bularak günü kurtarıyor. Ama biz biliyoruz ki, iki dakika sonra bir başkası tarafından yine dolandırılacak.

Dönemin insanlarını çok güzel bir biçimde sunan Decameron, hayata yüzeysel olarak bakan ve her şeyi olduğu gibi hayatı ve insanları da tüketen burjuvaya da eleştirisini getiriyor. Bu açıdan bakıldığında, Decameron’un erotik ve absürd hikayeleri aracılığıyla bütün bir dönemin eleştirisinin yapıldığını görebiliriz. Pasolini, Decameron’dan anlatmak için seçtiği sekiz öykü aracılığıyla Ortaçağ’la günümüz arasında paralel bir bağ kuruyor. Ortaçağ’da insanların cahilliğinden faydalanan namussuzlarla günümüzdeki fırsatçılar güruhu arasında, Ortaçağ’daki din söylevleriyle masum halkı kandıran ve kullanan kiliseyle günümüzdeki ikiyüzlü din görevlileri arasındaki koşutluğu gösteriyor. Öykülerin hepsinde bir çatışma alanı yaratılıyor ve karşıt görüşler ortaya konuyor. Pasolini hikayelerinin geçiş noktalarında tek bir şeye odaklanıyor: Sanata ve sanatçıya… Kilisenin boyunduruğu altında kendi sanatını yapmaya çalışan, burjuvanın güç kazanmasıyla yavaş yavaş özgürlüğünü eline alan ve toplumda ön plana çıkan sanatçılar Pasolini’nin bakış açısıyla kutsanıyor. Filmin sonlarına doğru insanların boyadığı bir duvar var ve Pasolini bu duvardaki resme bir saygı duruşunda bulunurcasına yaklaşıyor. Resim tamamlandığında herkes işini bırakıyor, kamera yavaş yavaş geriye doğru kaydırılıyor ve resme geniş açıdan bakılıyor. Ressam rolünü bizzat kendisi canlandıran Pasolini, böylece filmde hikayeler arasındaki geçişlerde gösterdiği sahneyi anlamlandırarak sanata ve sanatçıya olan saygısını gösteriyor.

Geçmişi yeniden yaratmanın imkansızlığına inan Pasolini, Boccaccio’nun ölümsüz eserini de salt bir uyarlama olarak ele almadan, eserin geçtiği dönemle günümüz arasında bir bağ kurararak yeniden yaratıyor. Yönetmenin hikayeyi ele alış tarzı, hikayenin eleştirelliğini yorumlayışı ve yarattığı absürd mizansenler oldukça başarılı ve hepsi hikayelerdeki mesajlara hizmet ederek işlevsellik kazanıyor. Normal bir Pasolini filmine göre daha “normal” ve “izlenebilir” olarak yorumlanabilecek Decameron, kitaptaki yüz hikayeden sadece sekizini beyazperdeye taşıyor. Ama yönetmen koltuğundaki isim Pasolini olunca, bu sekiz hikaye bile bütün dönemi anlatmaya ve geçmişle günümüz arasında köprü kurmaya yeterli oluyor.

 

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleThe Death of Mr. Lazarescu
Sonraki makaleEl Metodo
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK