Ana sayfa 2000'ler 2006 Lady Chatterley

Lady Chatterley

1018
0

lady-chatterley

“Bu kuru söz kalabalığı, sana dokunamadığım için. Seni kollarıma alıp uyuyabilseydim, bunca mürekkep şişede de durabilirdi. Birlikteyken gene erdemli kalabilirdik. Ama bir süre ayrı olmamız gerekiyor, gerçekte böylesi de daha iyi. Ah, kesinlike güvenebilsek geleceğe… Ama benliklerimizin büyük kesimi bir arada, bir süre bekleyerek, en kısa bir zamanda buluşmak üzere birbirimize doğru yol alıyoruz. John Thomas, Lady Jane’e iyi geceler diler, biraz boynu bükük ama gönlü umut dolu.”

D.H.Lawrence’ın derinlikli kitabı Lady Chatterley’in Sevgilisi’nden bir bölümle yazıya giriş yapmayı uygun buldum. Paragrafta görmüş olduğunuz üzere Lawrence’ın çok incelikli ve hassas bir yaklaşımı var, karakterlerine karşı. Onları o kadar ince süzüyor ki, zaman zaman bu incelik Shakepearevari kelime oyunlarını da beraberinde getiriyor. Dönem filmlerinin en büyük handikaplarından biri, bana göre metinlerinin artık fazlaca demode oluşudur. Yönetmenlerin çoğunun eserleri iyi bildiğine inanıyorum ve eserlerin ruhlarını zedelemeden beyazperdeye taşıma isteklerine de saygım var. Fakat, günümüz insanı için bu söz sanatları, kelime oyunları, böylesi bir incelik fazlaca bir değer ifade etmiyor. Bütün bunlar günümüz insanına fazla geliyor. Sinema uyarlamalarında da bu metinleri bir şekilde modernleştirmek ve çağa uydurmak gerekiyor. Eserin sahibi yazar Lawrence, Lady Chatterley’in hikayesini üç defa değiştirmiş. Yönetmende bu değişen hikayelerden ikincisini ele alarak eseri beyazperdeye taşımayı uygun bulmuş.

Beyazperdedeki Lady Chatterley, üstte alıntıladığım kitaptaki paragraf gibi incelikli bir dil içermiyor. Bu açıdan metnin sadeleştirildiğini ve basitleştirildiğini gözlemleyebiliriz. Fakat bu basitlik sadece metin bağlamında değil, duyguları aktarma kısımlarında da tekrar edince film sıkıcı bir Tinto Brass filmi havasında geçiyor. Baştan söylemeliyim ki; Lady Chatterley 1900’lerin başındaki atmosferi çok iyi yansıtan bir dönem filmi. Gerek mekan planlamalarıyla gerekse de kostümleriyle dönemin bütün atmosferini olduğu gibi ekrana taşıyor. Filmin sanat yönetimi ve sinematografi çalışması üst düzey. Bunun yanısıra oyunculardan alınan performanslar, yakın plan çekimler ve kameranın karakterlere olan yaklaşımları da çok yerinde. Gelgelelim filmdeki karakterlerin, özellikle de Constance’ın içsel gelişimi çok sönük kalmış.

İlk aşk ilk heyecanSavaşın ortasında, şiddet bütün ülkeye hakim olmuşken, dünyadan artık fazla beklentisi kalmayan, sakat kocasıyla birlikte sakin bir yaşam süren Constance’da gittikçe hassas duygularından arınarak, dış dünyaya karşı soğur. Kış mevsiminde yağan karın bütün yeşilliklerin üstünü örtmesi gibi, onun da duygularının üstünde bir örtü vardır. Yanlarında çalışan bekçi Parkin ile aralarında başlayan yakınlaşma ise, Constance’ın dışarıdan kalın bir tabakayla örtülmüş gibi görünen, aslında içten içe yüzeye çıkmak için fırsat kollayan duygularını bir anda harekete geçirir. Fakat Constance’ın dünyaya bakışındaki saflık, Parkin’le arasındaki sınıfsal farklılığı aşmaya yeterli olmaz. Duygusal açlığını cinsellikle dışarıya vuran Constance gibi aslında Parkin de oldukça duygusal bir mizaca sahiptir. Dünyayı algılayış şekilleri ve kırılganlıkları ortaktır iki karakterin. Buna karşın, aralarında sınıfsal farklılıklardan oluşan kalın bir duvar vardır. Cinsellikle başlayan ilişkileri, yavaş yavaş ikilinin yalnız ruhlarında kıvılcımları alevlerken, yönetmenin tercihleri ön plana çıkar.

Evet, Lady Chatterley uzun süresine rağmen, konusunu ve karakterlerini bütünlüklü şekilde yansıtmaktan uzak bir uyarlama. Hikayenin kırılma anları üstünkörü geçilirken, uzun uzun ekrana yansıtılan sevişme sahneleri ve gereksiz yere resmedilen doğa görüntüleri bir süre sonra sıkıcı olmaya başlıyor. Güzel bir hikaye, özenli bir sinematografi, başarılı oyunculuklar ama kötü bir film. Bunda yönetmenden başka kimi suçlamalı? Filmin dönemin siyasi havasından olabildiğince soyutlanması da ayrı bir handikap. Oysa Lady Chatterley’in değerine değer katan özelliklerden biri de dönemle ilgili getirmiş olduğu eleştiriler ve yazarın görüşleriydi. Sanayi devriminin hemen ertesinde kapitalizmin çılgın yükselişindeki bir dönemde insanoğlunun içine düştüğü durumu neredeyse hiç göstermeden, Constance ve Parkin arasındaki ilişkiyi ne kadar bütünlüklü verebilirsiniz ki? Parkin’in içsel dünyası ve karakterini şekillendiren mihenk taşları hep toplumsal olaylarda gizli. Eşitsizlik, efendi-köle ilişkisi, kapitalizm, savaş dönemi, insanların önyargıları… Bunlar Parkin’i tanımamızı sağlayan belli başlı şeyler ve bunları ortadan kaldırınca Parkin karakteri de anlamını yitiriyor. Dakikalarca değişik pozisyonlarda sevişme sahnelerini göstermek yerine, Parkin’in karakterini şekillendiren toplumsal ve sosyal olaylara daha ayrıntılı değinilebilirmiş. Yönetmenin tercihi tabii, saygı duyuyoruz. Ama yönetmen bu tercihinin getirdiği sonuçlara da katlanmalı. Yapmış olduğu film özetle kötü bir film ve bunda en büyük kabahat de onun yanlış tercihlerinde yatıyor. Belki de bir edebiyat eseri nasıl uyarlanmamalı sorusuna cevaplar aranmalı ve o gözle izlenmeli Lady Chatterley. Hoş, öyle bir bakış açısıyla bile film fazla kışkırtıcı bulunabilir. Çünkü cinsellik, duyguların tezahürü şeklinde başlamasına karşın, bir süre sonra hava güzel, etraf yeşillik gel biraz sevişelim tarzında bir eğlenceliğe dönüşüyor. Neticede film kitapla arasında çok bağı olmayan serbest bir uyarlama havasında geçiyor. Belki bu yönetmenin kendi tercihidir, öyleyse bir şey diyemem tabii. Ama Lady Chatterley, D.H.Lawrence’ın güzel eserine ve onun ince ruhuna yapılmış bir hakaret gibi… Umarım bu filmi izleyen izleyiciler, filmi bu kadar sıkıcıysa kitabı kim bilir ne kadar sıkıcıdır diye düşünmez.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

 

Önceki makaleL’Eclisse
Sonraki makaleLe Temps Qui Reste
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013-2019 yılları arasında Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yaptı. 2018 yılından itibaren İstanbul Şehir Üniversitesi'nde görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here