Le Temps Qui Reste

Le Temps Qui Reste

1044
0
PAYLAŞ

 

Le Temps Qui Reste

Fransa’nın son “auteur” yönetmeni olarak da anılan François Ozon’un, Under the Sand (Kumun Altında) filmiyle başladığı, “Yas Üçlemesi” adını verdiği serinin ikinci filmi Le Temps Qui Reste. Serinin ilk filminde olduğu gibi bu filmde, kumsalda başlayıp kumsalda bitiyor. Kumsalların yalnızlığı ve çevreden izole olmayı vurgulaması, bu serinin ortak simgesi. Tıpkı “Kumun Altında” filminin Marie’si gibi, Romain’de filmin sonlarına doğru kendini, çevresinden ve dünyadan izole ediyor.

Le Temps Qui Reste, moda fotoğrafçısı olan, eşcinsel Romain’in kanser olduğunu öğrenmesiyle başlıyor ve onun hem çocukluğunu yeniden hatırlamasını hem de ölümü kabullenişine kadar ki geçirdiği dönemi anlatıyor. Ölüm gibi anlatılması zor bir konuyu, bir seriye dönüştürerek vermeye devam eden Ozon, filmografisindeki belki de en karamsar filmi yönetmiş. Ozon’un daha önce çekmiş olduğu filmlere kısaca bir göz atacak olursak, bir tarafta Sitcom’la başlayan, Criminal Lovers, Water Drop on Burning Rocks ve 8 Women gibi nispeten daha eğlenceli ve daha enerjik filmlerin yanı sıra, Under the Sand ve Swimming Pool gibi daha ciddi ve karanlık filmlerde çektiğini gözlemleyebiliriz. Le Temps Qui Reste ise şimdiye kadar ki, en karanlık ve en dramatik Ozon filmi olarak yerine alacaktır. Özellikle Under the Sand ve Swimming Pool filmlerinde, kamera daha mesafeli ve daha geniş açılarla görüntüleri yansıtırken, bu filmde kameranın daha da yakınlaştığını, karakterlerin yüzlerine daha fazla yakın çekim yapıldığını gözlemlemek mümkün. Bu sayede filmin dramatik yapısıda belirginleştirilmiş.

Romain, kanser olduğunu öğrendiğinde ilk başlarda bunu önemsememeye çalışıyor. Rutin işlerini yapmaya, aile ziyaretlerine katılmaya devam ediyor. Fakat bu düşünceyi bir türlü silip atamıyor kafasından. Bu da onu, ölümü kabullenmeye götüren bir sürecin içine çekiyor. Bu süreçte Romain’in çocukluğuna geri dönüşler yapılıyor. Geri dönüşler ise; Kumun Altında filminde, Marie’nin kocasını kaybettikten sonra görmeye başladığı, muğlak ve kimi zaman filmden kopuklaşan halüsinasyonlar şeklinde değil de, filmin normal anlatımı içinde, filme bütünleştirilerek veriliyor. Onun çocukluk özlemi de, ölümünü kabullenmenin getirdiği bir rahatlık hali aslında. Tıpkı Isabel Coixet‘in “My Left Without Me” filmindeki Ann gibi, Romain’de ölümünü kabullendikten sonra kafasındaki soru işaretlerini çözmeye başlıyor ve kalan sınırlı hayatında çevresindeki güzelliklerin farkına varıyor.

Modern toplumlarda “ölüm” hep korkulan bir imgedir. Ölümü düşünmek herkese korku verir. Hep ölümü düşünmemek gerektiği vurgulanır. Fakat filmlerinde yerleşik kalıplara karşı çıkmasına alıştığımız Ozon, filmde ölümü kabullenmenin getirdiği sakinlik ve huzurlu ruh halini, perdeye yansıtmaya çalışıyor. Bunda da oldukça başarılı olduğunu söyleyebilirim. Son dönemde izlediğimiz Babam ve Oğlum gibi, filmini dramatik yapı üzerine kurarak, seyircide katharsisler yaratarak, filminin etkinliğini arttırmayı amaçlamıyor. Sadece ölümün herkesin başına gelebileceği gerçeği üzerinden, hem aile yaşantısına hem toplumsal ilişkilere hem de karakterinin içsel dönüşümüne yoğunlaşıyor.

5×2 filmi kadar stilize bir çalışma olmasa da, her açıdan oldukça özenli ve başarılı bir film. Filmin oyunculukları içinse ayrı bir parantez açmakta fayda var. Romain karakterini canlandıran Melvil Poupaud, karakterinin dönüşüm sürecini çok iyi yansıtıyor. Hastalığının ileri aşamalarında iyice zayıflamış bir şekilde görüyoruz. Belki Machinist’teki Christian Bale kadar abartmamış ama yine de gözle görülür bir fark var. Romain’in büyükannesi rolünde izlediğimiz Jeanne Moreau ise inanılmaz. Beş dakikayı yakın bir süre perdede kalmasına rağmen, perdeye ağırlığını öylesine yansıtıyor ki… Romain’in ölümü kabullenişini, son derece sakin bir şekilde karşılıyor ve ona destek oluyor. Mimikleriyle ve yüz ifadesiyle, böylesine zor durumda olan Romain’i sakinleştirici bir etkisi oluyor. İstanbul Film Festivali’ndeki gösteriminden sonra, ülkemizdeki sinemalarda da gösterim imkanı bulan, Ozon’un bu karanlık sayılabilecek filmini kaçırmamanızı öneririm. Özellikle yönetmenin Swimming Pool ve Under the Sand gibi filmlerini sevenlerin bu filmi de ilgiyle karşılayacağından eminim.


Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleLady Chatterley
Sonraki makaleLemming
Avatar
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK