Ondskan

Ondskan

467
0
PAYLAŞ

ondskan
Evil, Jan Guillou’nun kendi hayatından da esinlenerek yazdığı romanından, yönetmende dahil üç kişinin uğraşı sonrasında senaryolaştırılmış. Büyük uğraşlar sonrasında beyazperdeye aktarılan film, 2004 yılında “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar’a da aday olmuştu. Fakat ödülü Kanada yapımı “Barbarların İstilası” filmine kaptırmıştı.

Filme arka plan olarak Hitler’in etkisinin hissedildiği, 1950’ler Stockholm’ü seçilmiş. Erik (Andreas Wilson), annesi ve üvey babasıyla birlikte yaşar, fakat asi ruhlu olduğu için okulda ve babasının yanında kurallara uymaz. Bu yüzden babasından sık sık dayak yer. O dayak yerken annesi de piyano çalarak, kocasının bu davranışını görmezden gelmeye çalışır. Erik içinde biriken bu öfkeyi, okulda kavga ederek dışarıya vurur.

“Senin gibiler için kullanılan tek bir kelime var; şeytan”

Bu davranışları nedeniyle, okul müdürü tarafından zorbalık ve fiziksel suistimalden dolayı suçlanarak, okuldan uzaklaştırılır. Daha sonra annesi onu, aristokrat çocuklarının çoğunlukta olduğu yatılı bir okula gönderir.

İsveç’in 1950’lerdeki siyasal arka planı, Erik’in gittiği yatılı okulda etkisini gösterir. Aslında İsveç, 1200’lü yıllardan beri bölgede hakimiyetini sürdüren eski bir krallıktır. Monarşiye ve sınıfsal kavramlara yabancı değildir. Ülkenin belli yerlerinde bunlar hala etkisini gösterir. 1950’li yıllarda ise, 2. Dünya Savaşı artık bitmiştir ve yenik devletler barış antlaşmaları imzalamayı kabul etmişlerdir. Fakat bu gelişme, dünyada iki büyük gücün oluşmasını da beraberinde getirir. Bu tarihten sonra ABD ve SSCB arasında “Soğuk Savaş” dönemi başlar. Bu dışa kapalı dönemde ise, çoğu ülkede olduğu gibi İsveç’te de kendi içine doğru yönelme süreci başlamıştır. Savaş sırasında genelde İskandinav ülkeleri tıpkı Hollandalılar gibi “iyi olanın” yanında olduklarını düşünmüşlerdir. Fakat büyük çoğunluk bu yönde davransa da, aksi yönde hareket edenlerde vardır. Erik’in gittiği okulda, İsveç’in monarşik ve geleneksel yönünü savunan, zenginlerin himayesinde ayakta duran ve sert bir kast sisteminin egemen olduğu bir yatılı okuldur. Tıpkı İsveç halkında olduğu gibi bu okulda da Hitler sempatizanı hocalar vardır. Bir diyalog sırasında öğrencilerden biri, artık öyle hocaların azaldığını söyleyerek bir anlamda İsveç’in savaş sırasında çokta masum olmadığı vurgusunu, üstü kapalı olsa da yapıyordu. Yönetmen Mikael Hafström, bu vurguyu kendisi mi eklemiş, kitapta da bu tarz bir vurgu ve dönem resmi var mıydı, bilemiyorum. Fakat filmin alt metninde, bu kimi zaman hocaların ders anlatışında kimi zaman öğrencilerin laf arası konuşmalarında kendini hissettiriyor. Bir anlamda kendi halkının 2. Dünya Savaşı ile ilgili anılarını tekrar hatırlamasını da sağlıyor. Tıpkı Hollanda’da 2000 yıllardan beri süregelen “savaşta sahiden de biz iyi miydik yoksa kötü müydük” şeklinde bir iç hesaplaşmaya da açık kapı bırakıyor.

Filmde kendini hissettirmeden akan bu alt metnin dışında, yatılı okulda da Erik’in sistemle çatışması devam ediyor. Okulda arkadaşlık ve sevgi gibi değerleri öğrenirken, kendisinden üst sınıflarla olan diyaloglarında yine sorunlar yaşıyor. Üst sınıflar tarafından bin bir türlü aşağılamaya maruz kalsa da, onlara teslim olmuyor. Fakat bu onun yine başkaldırı suçuyla suçlanmasına sebebiyet veriyor.

Erik’in mücadelesi bir süre sonra alt sınıfların onur ve başarı kazanması için bir örnek gibi olsa da bu hiçbir zaman tam anlamıyla alt sınıfların zaferine dönüşmüyor. Üst sınıflar egemenliklerinden bir şeyler kaybetse de düzen tamamıyla değişmiyor. Bu anlamda bu tarz kişisel başarılardan başlayıp, sınıfsal mücadelelere dönüşen bir kahraman miti yaratmıyor film. Hikayesinden mümkün olduğunca kopmamaya özen gösteriyor. Çeşitli yerlerde şiddetin şiddeti doğurduğu ve döngüsel oluşu üzerine değiniler yer alsa da, filmin finali bu klişeye bağlanmıyor.

Erik görünüşte belki de şeytanlığın en saf halidir, ama acaba onu hangi koşullar bu duruma getirmiştir. Bunu sorgulamamız için, bir geri plan yaratılıyor gibi olsa da, yönetmen bunun içini pek dolduramıyor. Nedeninden çok, Erik’in içinde bulunduğu durum ve onun tepkilerini daha çok ekrana yansıtıyor.

Yönetmen Hafström, elindeki imkanlardan en iyi şekilde yararlanarak, 35mm kamerayı ustaca kullanarak, hikayesini oldukça güzel anlatmış. Özellikle Erik’e yapılan yakın çekimlerde ve dövüş sahnelerinde verilen gerçekçilik hissi çok başarılı. Bir dönem filmi olmasına rağmen, bunu o kadar abartmadan sade kamera kullanımı ve sekans planlamasıyla da filmini gereğinden fazla süslemeye girişmemesi de bir artı.

Odasını Elvis Presley ve James Dean posterleri süsleyen, bu asi, hırçın ve adaletsizliğe karşı sürekli baş kaldıran genci canlandıran Andreas Wilson’da harika oyunculuğuyla ileride adından sıkça söz ettirecek gibi görünüyor. Gençliğin enerjisini ve baş kaldırışını yansıtan bu çarpıcı film, gerçek bir sinemasal şölen. Söylemi itibariyle Rebel Without a Cause, yer yer dramatikleşen yapısıyla da Dead Poet Society’i anımsatsa da, bunların çok ötesine geçebilen, kolay kolay klişelere takılmayan, kendi yönünü iyi çizen olgun bir film.

 

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleOffscreen
Sonraki makaleCetin Baskın

1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası’nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo’nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK