Love in Thoughts

Love in Thoughts

625
0
PAYLAŞ

Love in Thoughts
1927 Almanya’sında genç bir şair olan Paul Krantz ve zengin bir aileden gelen Günther Scheller okul arkadaşı ve aynı zamanda çok iyi dostturlar. Günther, Paul’ü ailesinin Berlin dışındaki doğayla iç içe yazlıklarına davet eder. Daha önce Günther’in güzel kızkardeşi Hilde ile tanışmış ve çok etkilenmiş olan Paul, onu yeniden görmek umuduyla yazlığa gider. Hilde de oradadır. Paul ve Günther, kendi aralarında belirledikleri kuralları ve aşk odaklı ilkeleri bulunan bir “İntihar Kulübü” kurarlar. Orada kaldıkları günün ertesinde yazlık evlerinin bahçesinde bir parti vermeye karar verirler. Bu parti pek çoğu için unutulmaz anılara sebep olacağı gibi, sonrasında da telafisi mümkün olmayan yaralara yol açacaktır.

Cümle çevirisi “düşüncelerdeki aşk neye yarar?”, İngilizce adı Love In Thoughts olan Was nützt die Liebe in Gedanken, savaşın gölgesinde sürmesine rağmen daha çok o gölgenin serinliğinde seyreden, karmaşık olduğu kadar, potansiyel sertliğini kırılganlığıyla çok ince biçimde törpülemiş küçük aşk hikayelerine sahip bir gençlik filmi. Açılışta günümüz Alman sinemasının en popüler isimlerinden olan Daniel Brühl’ün canlandırdığı Paul Krantz’ın sorguya götürülme sahnesi filmi mesaj kaygılı politik bir dram sanmamıza yol açabiliyor. Ancak sorgudan da anlaşılacağı gibi detayları vermeden elim bir şekilde sonuçlandığını anladığımız bir takım olaylar zincirini geri dönüşle izlemeye başlıyoruz. Savaş ve politika kavramlarına sadece bir iki noktada değinen ve bunu hemen hemen hiç hissettirmeden yapan filmin esas meselesi savaş, burjuvazi, idealizm, sanat ve en önemlisi cinsel bunalım içinde sıkışmış görünen, bu çıkmaz içinde aşkı ve cinselliği arayan beş gencin birbirleriyle olan gerilimli, ama özünde yaralanmış ilişkileri diyebiliriz. Hepsi hakkında kolektif çıkarımlarda bulunmamızı sağlayabileceği gibi, özellikle bireyler üzerine yoğunlaşarak da incelenmesini mümkün kılan güçlü bir omurgaya sahip olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Paul ve Günther’in yakın dostluğu ekseninde gelişen yan karakterlerin, daha sonra bir bütünün parçaları olduklarını hissettirmeleri dikkate alındığında, yönetmen Achim von Borries’in eser uyarlamalarında sıkça düşülen monotonluğa kapılmadığı gözleniyor. İşçi sınıfına ait Paul ile burjuva Günther’in sınıf önyargılarından uzak dostlukları, sevgiye aç yüreklerinin ve gençlik ateşlerinin de verdiği heyecanla onları kendi aralarında aşk temelli bir İntihar Kulübü kurmaya kadar götürüyor. Yasaları, idealleri ve hırsı olan bir kulüp..

İşbu yönetmelik ile İntihar Kulübü’nün yasalarını belirliyoruz.
Üyeleri; Paul Krantz ile Günther Scheller‘dir.
Madde 1: Bu intihar kulübünün adı Fehou‘dur.
Madde 2: Âşk, uğruna ölmeye hazır olduğumuz tek nedendir.
Madde 3: Âşk, uğruna öldüreceğimiz tek nedendir.
Bu nedenle bir kere daha âşkı hissedemeyeceğimizi anladığımızda hayatımıza son vereceğimize yemin ederiz. Ve âşkı bizden çalanları da yanımızda götüreceğiz.

Paul ve Günther’in yakın dostluğu, Paul’ün Günther’in kızkardeşi Hilde’ye olan aşkını etkilemiyor. Paul’ün Günther’den gizleme gereği duymadığı, Günther’in de bundan rahatsızlık duymadığı, hatta Hilde ile ilgili tüyolar bile verdiği bu aşk, şartlara rağmen Paul için imkansız bir noktada aslında. Paul, daha önce cinselliği tatmamış bir genç olarak, kontrollü bir tutku, şiirsel bir hevesle seviyor Hilde’yi.. Oysa ayran gönüllü, maymun iştahlı, bir film noir kadrosuna famme fatale kontenjanından doğrudan katılabilecek denli kalp kırıcı Hilde, kendisinin de itiraf ettiği üzere tek bir erkeğe saplanıp kalacak bir yapıya sahip değil. Başlangıçta Paul gibi düzgün ve hem duygusal, hem cinsel yönden saf kalmış bir erkeğe kişiliği gereği fareyle oynayan kedi kisvesiyle yaklaşıyor. Hilde, Paul’e tamamen ilgisiz değil. Ancak onun karakterinde bir kadın, Paul’ün ve diğer erkeklerin kendisine olan tutkusundan beslenen, sevmekten çok sevilmeye aşık bir Venüs edasında. Yaşadığı burjuva hayatının da bunda payı büyük. Öyle ki, şiirsel güzelliği ile etrafındaki tüm hemcinslerini ekarte ettiği gibi, varlıklı bir soyun efradı olarak erkekleri de “kullan at” eşyası olarak görmesi kaçınılmaz. İstediğini elde edeceğinden hiç kuşkusu olmayan, zaten ağabeyi Günther’in de söylediği gibi hiç de teorik olmayan, proletaryayı seven bir kadın Hilde.. Bunu belki de en istikrarlı gönül eğlencesi olan mutfak işçisi Hans ile olan ilişkisinden anlıyoruz. Dolayısıyla burjuvazi karşısında gariban kalan Paul’ün Hilde ile şansı da var denebilir. Hilde de bunun farkında. Ama dediğimiz gibi, gücünü sevilmenin şımarıklığından alan Hilde için, Paul’ün platonik ürkekliği bile kafi geliyor. Kısaca Paul’ün romantizmi ne kadar Hilde’ye fazla geliyorsa, Hilde’nin uçarılığı da Paul’e o kadar fazla geliyor.

Günther ve Hilde’nin ağabey-kardeş ilişkisi, 2003 Bernardo Bertolucci filmi The Dreamers’daki Theo ve Isabelle’in ilişkisini anımsatıyor. Burjuvazinin kendilerine bahşettiği cinsel özgürlüğü doyasıya yaşayan ikiliden Günther’in eşcinselliğine karşın gerçek aşkı bu tercihte arama istikrarı ile, Hilde’nin erkekleri parmağında oynatma hevesi her ne kadar farklılık gösterse de, ikisinin de cinsel tercihlerinin hayati bir ortak noktası mevcut. O da hem Günther’in eşcinsel tutkusuna, hem de Hilde’nin sevdiği proletarya konumu yanında havalı bir şımarıklığa sahip olan mutfak işçisi Hans.. Biseksüel hoyratlığıyla Günther ve Hilde’nin cinsel açlıklarını karşılayan, tutku ile boş vakit eğlencesi arasındaki sınırda gezinen bir seks oyuncağı.. Bu karışık üçlü arasında cinsel manada kendine bir yer bulamayan bakir Paul, Hilde’ye olan aşkını romantik sınırlar dahilinde açığa vuramayacağını anladığında tüm savunma silahlarını kaybediyor.

İşte tam bu noktada Hilde kadar güzel, alımlı ve özgür olmadığının farkında olan, saf fakat her normal gencin yaşamaktan kaçamayacağı cinsel yoğunluğa sahip olan Elli ile Paul’ün yollarının kesişmesi kaçınılmaz oluyor. Paul’e karşı ilgisini gizlemeyen Elli, Hilde’nin kör ettiği Paul için kendini sunduğunda, artık savunmasız kalmış, belki de aşka ve cinselliğe her zaman savunmasız olan Paul’ün hamlesi de gayet normal oluyor. Bir anlamda hem Paul hem de Elli, Hilde’nin gölgesinden kısa süre de olsa kurtulup, filmin bizi ilişkilere yabancılaştıran omurgasından bir nebze uzaklaştırmayı başaran bir kaçamak yaşıyorlar. Tüm bu ilişkilere, filmin çoğunun geçtiği yaz evindeki parti gecesinde tanık oluyor olmamız, filmin anlatım gücünü kanıtlıyor. İçkinin su gibi aktığı, şarkıların söylenip, dansların edildiği, gençlerin birbirlerine temsil ettikleri cinsel kimlikleri kişilikleriyle harmanladıkları bu gece, tahmin edileceğinin aksine kasvetli ve gerilimli bir atmosferde, sessiz sakin biçimde yaşanıyor. Fakat bu gecenin sabahında şehirdeki evlerinde yaşananlar, yönetmen Achim von Borries’in özenle bizi hazırladığı olacakların bilinmezliğine götürdükçe, gerçek olaylara dayalı bu hikayenin trajik sonuna da kavuşmamız o derece çarpıcı olabiliyor. Akşamdan kalma kör bir sabaha uyanmak ve o sabahı cezalandırmak gibi bir duygunun yakanıza yapışması gayet mümkün.

Filmin kişilik yelpazesini genç oyuncuların başarılı performansları ile yüzümüze salladıkça, gençlerin birlikte sabahladıkları yaz evinin koyu serinliği yüzümüze vuruyor adeta. Paul Krantz’ı canlandıran Daniel Brühl, Günther rolüyle belki de filmin en tekinsiz yüzüne ve oyununa sahip August Diehl, Hilde olarak izlediğimiz ve yakın zamanda yitirdiğimiz usta aktör Ulrich Mühe’nin kızı Anna Maria Mühe, Elli rolüyle Jana Pallaske, Hans rolüyle de beklenen Sean Penn filmi Into The Wild’ın kadrosunda da bulunan Thure Lindhardt, yukarıda saydığımız aşkın, tutkunun ve cinselliğin türlü hallerini cesur performanslarla izleyene aktarıyorlar. Oyuncu ve görüntü yönetimiyle insan doğasından ve doğa manzaralarından çok güzel planlar çıkarmış, müziğiyle hikayenin yoğunluğunu ve belirsizliğini daha da koyultmuş güçlü bir film Love In Thoughts..

Osman Danacıoğlu
odanac@gmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleEduart
Sonraki makalePan’s Labyrinth

İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Sinema, müzik ve edebiyat, ilgi alanı olmaktan öteye geçmiş, yaşam biçimi olmuş. Geçmişinde radyo programı, bir gazetenin Pazar ekinde albüm eleştirmenliği ve amatör fotoğrafçılık yapmışlığı var. Öğrenciyken Shakespeare, Wordsworth, Austen, Hardy, Lawrence okumanın, Virginia Woolf üzerine bitirme tezi vermenin, önüne gelen her albümü dinlemenin, özellikle 80’leri ve 90’ları türlü komikliği ve dramatikliğiyle yaşamanın sonucu doğan yazma ihtiyacını sinema ve müziğin bünyesinde anlamlandırmaya çalışıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK