Werckmeister Harmoniak

Werckmeister Harmoniak

592
1
PAYLAŞ

werckmeister-harmoniak

 

 

Gök kararıyor, sonra her şey karanlığa batıyor. Köpekler uluyor, tavşanlar çömeliyor, geyikler telaş içinde kaçıyor, kaçıyor, dehşet içinde koşuyor. Bu akıl sır ermez tozda, kuşların bile, evet kuşların bile kafası karışıyor ve tünüyorlar. Ve sonra derin bir sessizlik…

 

Bu kısa hikayeden başladım anlatmaya, çünkü Bela Tarr’ın Eski Ahit’teki hikayelere sempatisini onu az çok tanıyanlar bilecektir. Yine Eski Ahit’e uygun bir hikaye anlatımıyla ve arka planda etkileyici olmasına rağmen, hiçbir zamanda ön plana çıkmayan piyano müziğiyle filmini açıyor yönetmen. Kamera arkaya doğru çekilerek ortamdaki kalabalığın tapınmayı andıran duruşunu resmederken, ulvi olanı çağrıştıran beyaz ışıkta kadraja hakim oluyor. Ve bildiğimiz üzere Bela Tarr Eski Ahit’i selamlıyor. Ekrandaki adam hikayesini anlatmaya devam ediyor, kalabalık İsa’nın havarileri gibi sessizce ve hipnotize olmuşçasına onun anlattıklarını dinliyor, arkada piyano çalmaya devam ediyor. Güneş canlanıyor ve patlıyor, parçaları Dünya’yı aydınlatmaya başlıyor. Karanlığın ağırlığından insanları kurtarıyor. Sıradan bir gün daha işte böyle geçiyor, Eski Ahit’ten hikayelerle, piyanoyla, anlamsız figürlerle yakalanan uyumla ve gölgelerin insanları teslim alışıyla…

 

Korkunun ve suçun hüküm sürdüğü kimsesiz ve başıboş sokakların öyküleri birer birer su yüzüne çıkarken, sokaklarda sessizce hüküm süren gölgelerin zamanı başlıyor. Yalnızlıkları korkularıyla büyüyen, ufak tefek mekanlar içinde hapsolmuş, sosyal alanları sınırlandırılmış ve sıradanlığın gönüllü kölesi olmuş insanlar da karanlığın hükmettiği zifiri karanlık bir dünyada titrek ve ürkek varlıklarını sürdürmeye çalışıyor. Görünmez duvarların çevrelediği yaşam alanlarında birbirlerine karşı her geçen gün büyüyen korkuları yeni yeni krizler yaratırken, gölgelerin hükümdarlığı da günbegün güçleniyor. Janos, Güneş olup aydınlatmak istiyor insanları… Ama onun demode öyküleri de insanların üzerlerindeki siyah bulutları dağıtmaya yeterli olmuyor. Acı, keder, hüzün, mutsuzluk ve sıradanlık bir kitle psikolojisi haline geliyor.

 

Etrafımızı saran müziğe benzer armoninin içinde bizlerin rolleri, inançları ve varoluş nedenleri de Bela Tarr’ın sorguladığı suallerden bazıları… Ne zaman Tanrı’ya karşı insanoğlunun kibrinin baş gösterdiği ve ne zaman Tanrı’nın müziğinin akordunun bozulduğunun anlatıldığı sekanstan sonra verilen replik ise Bela Tarr’ın bakış açısını yansıtır cinsten: “Doğal yolla akort edilmiş enstrümanlara dönmeliyiz.”

 

Diyorlar ki insanlar Tanrı’yı başka tanrılar yüzünden boşlamadı,
Hiçbir Tanrı olmasın diye; ve daha önce
Hiç olmayan bir şeydi bu
İnsanlar hem tanrıları hem tapınmayı yadsıdılar
Yeğledikleri önce Mantık idi,
Ve sonra Para, ve İktidar, ve Hayat dedikleri şey, ya da
Irk, ya da Diyalektik.
Kilise yadsındı, kule yıkıldı, çanlar altüst edildi, başka
Ne yapmamız gerekirdi
Ama öylece kaldık eller bomboş ve avuçlar açık
Bir çağdaki ilerliyor durmaksızın geriye doğru?
(Çorak Ülke / T.S. Eliot)

 

Yaşlı ve umutsuz insanların yaşadığı, karamsarlığın ve yalnızlığın insanların içlerine işlediği, karanlığın avucuna aldığı bu küçük yerleşim yerinde, dünyanın en büyük balinası ise; Bela Tarr’a özgü bir metafordan başka bir şey değil. Hayatlarında ilginç hiçbir şey görmemiş, sosyalliği içki içmekle sınırlandırılmış sinik kalabalığın meydanda toplanarak, kendi dünyalarını tehdit edercesine farklılık arz eden ve belki de sürekli anılan o armoniyi bozarcasına bu farklılığını dışa vuran balinaya karşı takındıkları tavırda hiç şaşırtıcı değil. Janos’un balinayı görmek için girdiği konteynırda arka planda çalan enfes müzik eşliğinde, insanoğlunun kibrini de balinaya bakarak anlamak mümkün. Balinanın gözleri sadece bir çift ölü gözden ibaret değil, onlar insanoğlunun yolculuğunu da resmeden ve içsel yolculuğa açılan birer kapı görevinde… Albert Camus’un dediği gibi; “Öyle ya, yolculuğun değerini oluşturan şey, korkudur. Yolculuk benliğimizde bulunan bir çeşit iç dekoru yıkar.” İnsanların korkularını görmek ve değişmeye, o çıkılan yolculuğa karşı koyuşlarına tanık olmak ise, balinanın o yorgun ve yaralı bedenine bakarak anlaşılabilir. Balinanın üzerindeki her yara insanoğlunun etrafındaki harmoniyi nasılda bozduğunun iç burkan örnekleri adeta… Balina Tanrı’nın yaratıcılığını ve gücünü simgelemesinin ötesinde, insanoğlunun bunu inkarını da simgeliyor. İnsanoğlunun korkusunun boyutlarını açık ediyor.

 

Bu küçük yerleşim bölgesinde adına çete denilen, ama çete olmaktan çok uzak bir grup insanın ortalığı velveleye vermesi ve politik çekişmelerin yaşanması da filmin bir başka ilginç boyutu. Aslında bu çete adı verilen ve başlarında Prens diye anılan kişinin söz ettiği “gazap” da kutsal kitaplardakine çok benzer bir gazap. Tanrı’yı ve onun yarattıklarını inkar edenlerin başına gelen türden bir gazap ateşi yayılıyor dört bir yana. Öfkeli grup yürürken, yönetmende dumanlar içinde bu grubu resmederek öfkelerinin tezahürünü kamerasına alıyor. Daha sonra ise beklenen gerçekleşiyor ve ölçüsüz şiddet kendini gösteriyor. Pişmanlık… Pişmanlık ise çok sonra… Kemanın piyanoyla buluştuğu, içimizi delip geçtiği anlarda geliyor. Ve sonrasında kabulleniş anı… Yıkık dökük binaların arasında, ömrünü tamamlamış yapraklardan oluşan zeminde, çaresizliğin ve bireysel karmaşanın, insanoğlunun bilinmezliğinin tam ortasında, karanlık bir gecede geliyor büyük çöküş anı. Bir flaş patlaması gibi aniden bir ışık kaplıyor insanların içini… Umutsuzluğun ve öfkenin istenilen sonucu vermediğini anlıyor herkes. Nafile çabaların ve boynu bükük insanların karanlığın içinde kayboluşu gibi, gürültülerde yerini sessizliğe bırakıyor. Ve Prens diyor ki; “kurdukları ve kuracakları, yaptıkları ve yapacakları birer aldanma ve yalan. Düşündükleri ve düşünecekleri saçma. Düşünüyorlar, çünkü korkuyorlar.” İnsanlık çıldırdı mı acaba, yoksa Prens’in dediği gibi her şey birer aldanma ve yalandan mı ibaret… İşte bizi bekleyen iki kritik soru daha… Aslında bütün cevaplar o eşsiz balinanın gözlerinde saklı, sorun; biz o gözlerin arkasındaki perdeleri kaldırabiliyor muyuz? Sanırım bizde hala kışın kuru soğuğu ve karanlık armonilerin çevrelediği küçük korunaklı yuvalarımızda, hayal kırıklarımızla ve korkularımızla yaşıyoruz. Kışın soğuğu içimizi de soğutuyor. Pandoranın kutusunun içindekileri merak ediyoruz, ama karşılaştıklarımızdan da ürküyoruz. Hep birlikte hareket ederek, umutsuzluğumuzu, kırılganlığımızı ve korkularımızı toplumsal paranoyaya dönüştürerek kolayca manipüle oluyoruz. Toplumsal çürümenin yanı sıra, bireysel olarak da gittikçe dibe vuruyoruz ve o balinanın gözlerindeki anlamlı ifadeyi bile fark edemiyoruz. Oysa her şey ne kadar açık seçik, hüzünlü ve çarpıcı… Bir o kadar da bilindik. Sahi, yeri gelmişken hatırlamalı: Akort ne zaman bozuldu, ne zaman armoniler karanlığa çaldı, hangi zamanda gölgeler egemenliği devraldı…İşte böyle, bir Bela Tarr hikayesinin daha sonuna geldik, bize yaşattıklarıyla, bize hatırlattıklarıyla ve bizden aldıklarıyla…

 

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleMothers of Mine
Sonraki makaleThe Great Ecstasy of Robert Carmichael
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK