Ana sayfa 1970'ler 1976 Kings of the Road

Kings of the Road

1419
0

Kings of the Road

“Benim seks (sex) ve şiddetle (violence) işim olmaz.
Ben saksafon (sax) ve kemanlarla (violins) ilgilenirim.”

Wim Wenders’in kendi sinemasını tanımlamak için kurmuş olduğu bu cümle aslında tam olarak filmografisinin en özel yapıtlarından Zamanın Akışında’yı özetliyor. Zamanın Akışında ise tüm Wenders filmografisini… Yalnız kahramanların, kahreden hatıraların, uçsuz bucaksız yolların ve zamanla içsel bir hesaplaşmaya dönüşen yolculukların yönetmeni olan Wenders’in sinemasına özgü her şeyi içinde barındıran bir film Zamanın Akışında. Yönetmenin ismini sinema tarihinin ustaları arasına yazdıran ünlü yol üçlemesinin de son halkası aynı zamanda.

Yani her şeyden önce bir yol filmi var karşımızda. İki yalnız adamın, zamanın akışında çakışan yollarının ve beraberce sürdürdükleri bir yolculuğun hikayesi… Bu iki adam ve onların bu yolculuk boyunca tanıştıkları insanların kişilikleri, meslekleri ve yaşadıkları coğrafya ise filmin diğer katmanlarını oluşturuyor. Örneğin, bu katmanlardan biri, saksafon ve kemanların adamı Wenders’in sinemayı sadece seks ve şiddetten ibaret bir sömürü aracı olarak gören zihniyete karşı eleştirisi… Bir diğeri ise, Amerikan kültürünün Batı Almanya üzerindeki etkisi… Bu noktada filmdeki karakterlerden birinin “Yankiler bilinçaltımıza bile koloni kurmuşlar” tespiti, Wenders’in “Amerikan kültürü bilinç altımızı yağma etti… Bu kültüre aşığım ama ona katılmak istemiyorum” sözlerinin açık bir yansıması sanki.

Karakterlere gelecek olursak, filmdeki başlıca kahramanlarımızın adları, Bruno ve Robert. Bruno, karısından uzun zaman önce ayrılmış, altında bir karavan, kasaba kasaba dolaşıp, sinemalardaki projeksiyon makinelerini tamir eden bir gezgin. Yalnızlığı kabullenmiş, bununla bir sorunu yok. Hatta memnun hayatından. Zira başka insanların arasında daha da yalnız hissediyor kendini. Tüm dünyadan kopmuş, özgür ruhu tesellisi olmuş, oradan oraya sürükleniyor. Robert ise sorunlu bir çocukluk döneminin ardından kendisine düzenli bir hayat kurmuş bir pediatrist. Ama evliliğinin parçalanması, onun da düzenli hayatının sonu oluyor. Yalnızlığın düşüncesine bile katlanamıyor Robert, bunalıma düşüyor. Ve işte filmin hemen başında, biri yalnızlıktan ölesiye korkan, diğeri yalnızlığa sığınmış bu iki adam, Robert’in başarısız intihar girişimi vesilesiyle tanışıyor… Böylelikle, projeksiyon makineleri tamircisi Bruno’nun karavanıyla, sınır kasabaları boyunca, bir sinemadan diğerine uzanan bir yolculuktur başlıyor…

Filmini yaşlı bir sinema sahibinin, sinemanın geçmişi üzerine nostaljik hikayeleriyle açan Wenders, kapanışı ise bir başka sinema sahibinin bu kez sinemaların geldiği son noktaya ilişkin isyanıyla yapıyor. Arada geçen süreç boyunca seyircisini hayata, zamana ve sinemaya dair büyüleyici bir yolculuğa çıkaran Wenders, her filminde olduğu gibi, bu filmini de eşsiz bir görselliğin yanısıra işitsel bir şölene dönüştürmeyi de ihmal etmiyor. Kullanılan parçalardan bazılarına resmi internet sitesinden kulak kabartabileceğiniz filmde, Roger Miller harikası “King of the Road”, filmin İngilizce ismi olan In the Curse of Time’ı unutturacak ve pek çok ülkede filmin Kings of the Road ismiyle vizyona girmesini sağlayacak kadar filmle özdeşleşirken, Robert ve Bruno’nun beraberce eşlik ettikleri, Heinz’dan “Just Like Eddie” ise filmin belki de en unutulmaz sahnesine hayat veriyor…

Yine de sinema tarihinin en güzel yol filmlerinden biri olan bu benzersiz başyapıt, 175 dakikalık uzunluğu ve dingin anlatımıyla belki kimi izleyiciler için ağır ve sıkıcı bir deneyime dönüşebilir. Ama hiç şüpheniz olmasın ki, Wenders’in hüzünlü yollarında kaybolmayı başarabilen şanslı sinefillerin, kendilerini bir anda, Robert ve Bruno ile birlikte “Just Like Eddie”ye eşlik ederken bulmaları da işten bile değil.

Latif Güven
bob.leflambeur@mynet.com

Önceki makaleVargtimmen
Sonraki makaleBob le Flambeur
1982 Ankara doğumlu. Sinir stres kaynağı bir mesleği olduğundan toplumsal gerçekçi filmlerle pek arası yok. Sinemayı daha çok düşler alemine yapılan büyülü kaçamaklar olarak görüyor. Bu nedenle en sevdiği yönetmen Federico Fellini olup, kendisini bulutların üzerine doğru büyülü yolculuklara çıkaran tüm filmleri tür ve yapım yılı ayırt etmeksizin bağrına basıyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here