Vargtimmen

Vargtimmen

503
0
PAYLAŞ

Vargtimmen

Ingmar Bergman, Vargtimmen’de Frisian adasında kaybolan Johan Borg isimli bir ressamın günlüklerini kendisine temel alarak, Borg’un karısı Alma’yla olan ilişkisini ve kaybolana kadar ki yaşamlarını ekrana taşıyor. Günlüklerde yazılan gerçeklerden yola çıksa da, hikayenin neredeyse tamamı kurmaca. Bergman bu filmiyle belki de, çok sevdiği Edgar Allen Poe’ya üslup ve hikaye olarak ilk kez bu kadar yakınlaşıyor.

Max Von Sydow ve Liv Ullman gibi iki önemli oyuncunun hayat verdiği Borg çifti, sessiz ve sakin bir köyde yaşamlarını sürdürmektedir. Çevresinde bilinen bir ressam olan Johan, evin geçimini sağlamaktadır. Fakat Johan aynı zamanda hafıza kaybı sorunu yaşamaktadır. Bu sorununa ek olarak bir de, gecenin yerini gündüze bıraktığı ve çoğu insanın doğduğu ve öldüğü, kabusların ve korkuların saati olarak da bilinen Kurdun Saati’ne takıntısı vardır. Johan, gecenin yerini gündüze bıraktığı bu saat diliminden önce uyuyamaz. Karısı onun bu durumunu korku içinde takip etse de, korkularının üstüne cesaretle gider ve kocasına bağlılığını her fırsatta belli eder.

Bergman’ın en kapalı ve karanlık filmlerden olan Vargtimmen, ustanın pek çok ilham kaynağına da göndermeler yapmasına olanak sağlayan bir yapıya sahip. Öncelikle filmde yer alan iki ana kadın karakterin isimleri, Persona filmindeki karakterlerin isimleri; Alma ve Vogler. Yönetmen, isimleri çağrıştırma yapmak için özellikle mi kullandı, bilemiyorum. Ama Persona filmindeki karakterlerin birbirleriyle özdeşleşme kurma çabalarını Vargtimmen’de de görmek mümkün. Özellikle filmin sonunda Alma’nın söylediği sözler bu açıdan dikkat çekici. Bergman’ın çok sevdiği ve etkilendiği iki fantastik hikaye yazarının da etkilerini bu filmde ciddi şekilde hissetmek mümkün. Ernest Hoffman ve Edgar Allen Poe’nun hikayelerindeki karanlık, tekinsiz ve rahatsız edici atmosferi Vargtimmen’de de aynı şekilde hissederken, “yamyamlar” diye söz edilen, Johan’ın düşlerinde ürettiği hayalete benzeyen yaratıkları ve onların Johan’a etkilerini de film içinde görebiliyoruz. Bir de Mozart’ın Sihirli Flüt operasıyla ilgili bir bölüm var ki, dinlerken insanın tüyleri diken diken oluyor. Filmini çoğu zaman şiirsel ve felsefik metinler üzerine kuran Bergman, burada da uzun süredir sahnelemek istediği bir eseri filminin içinde kullanıyor.

Johan Borg’un hastalığı ilerledikçe ve artık gerçekle düş ayırt edilemez boyutlara ulaştığında, tam anlamıyla Kafkaesk bir dünyanın içinde buluyoruz kendimizi. Hayaletlerin şatosunda, tutkunu olduğu kadını umutsuzca arayışını sürdüren Johan, öte yandan da gerçek dünyadaki eşi Alma’ya karşı bir öfke beslemeye başlıyor. Bergman iki dünya arasındaki geçişleri belirsizleştirerek paralel bir anlatım tercih ederken, aralara Borg’un geçmişiyle ilgili de çok önemli bilgileri sıkıştırıveriyor. Bu bilgiler her ne kadar örtük verilse de, aslında Johan’ın sorunun çıkış kaynağını oluşturuyor. Babasının otoritesi altında ezilmesi ve şiddete maruz kalması, onu içine kapanık, yalnız ve yeteneğinden başka bir şeyi olmayan bir birey olmaya doğru yöneltmiştir. Sürekli sorular sorar ve bu sorularına bulduğu yanıtları günlüğüne not eder, ama bunları kimseyle paylaşamaz. Sorular sürekli kafasını kurcalar, içini kemirir. Bu yüzden uyumak ve korkmadan uyanmak için, Kurdun Saati’nin geçmesini bekler. Aslında Johan’da tipik bir Bergman karakteri gibidir. Sorularını, çığlıklarını ve bastırdığı duygularını hep içine atmaya çalışır, ama bir yerden sonra denge bozulur ve kendini kaybeder. Vargtimmen’de Bergman karakterlerinin iletişimsizlik sorunu öyle baskındır ki; hayalet, şeytan veya yamyam adını her ne koyarsanız koyun, bu doğaüstü varlıklar bile kendi aralarında anlaşamaz ve birbirleriyle konuşamazlar. İletişimsizlik sadece insanlara özgü değildir. David Lynch filmlerinin görsel ve işitsel olarak daha sade bir versiyonu gibi görünen Vargtimmen, içinde barındırdığı göndermeleri ve yaratıcısının beğenilerini açığa çıkaran yapısıyla da Bergman’ın en özel filmlerinden biri. Bergman sinemasına uzak birinin rahatlıkla yolunu kaybedebileceği, fakat yönetmene aşina izleyicilerinde izlerken enfes tatlar bulacağı, iki uçlu yapısıyla da dikkat çeken bir yapım.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleNosferatu & Faust
Sonraki makaleKings of the Road
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK