Nosferatu & Faust

Nosferatu & Faust

365
0
PAYLAŞ

 

nosferatu

Dünya 20.yy’ın başlarında Empresyonizm ve Natüralizme bir tepki olarak doğan Ekspresyonizm (dışavurumculuk) ile tanıştı. “Sanatçıya ait zihinsel nitelikteki gerçekliklerin bir sanat yapıtında somutlaştırılması” işlemini gören Ekspresyonizm, aynı zamanda biçimsel yaratım sürecinde sanatçıya bir özgürlük getirdi. Kendinden önceki akımlara olduğu gibi, içinde bulunduğu toplumsal koşullara da karşı çıktı. Birçok toplumsal devrim sürecinden çıkmış, psikolojisi bozulmuş, yalnızlaşmış ve kendine yabancılaşmış, umutsuz insanların varoluş sorunlarıyla ilgilendi. Biçimsel özelliklerinde hep bu noktaları vurgulayarak derdini anlatmaya çalıştı.

19.yy’ın sonlarında doğan F.W.Murnau’da, sanatta Ekspresyonizm’in çıkışta olduğu bu dönemde akıma kısa sürede ilgi duydu. 1. Dünya Savaşı yıllarında savaşa katılan, hava kuvvetlerinde görev yapan Murnau daha sonra savaşla ilgili çeşitli propaganda filmleri çekti. Bu ilk dönem filmlerinin büyük çoğunluğu şu an kayıptır.

Dünya Savaşı ile birlikte hızı kesilen Ekspresyonizm ise, 1.Dünya Savaşı’ndan sonra farklı bir boyut kazandı. Savaştan yenik çıkan bir ülkenin insanlarının geçirdiği ağır psikolojik şok, yoksulluk, işsizlik gibi öğeler üst üste gelince, Ekspresyonistlerde içinde bulundukları toplumu eserlerinde betimlemekten geri durmadılar. İnsanların çektikleri sıkıntılar, ülkenin sefaleti, bu ağır durumun insanları gittikçe bir canavara çevirmesi, bu akıma mensup sanatçıları da derinden etkiledi.

Bu etkilenmeyle birlikte insanların ruhsal ve psikolojik durumlarını derinlemesine inceleyen korku filmlerine yöneldiler. 1920’ler böylece Golem, Dorian Grey, Dr. Jekyll and Mr. Hyde, Faust, Nosferatu gibi hikayelerin revaçta olduğu bir dönemi müjdelemiş oldu. Dönemin siyasal ve sosyal olayları bir akımı alıp adeta evrimleştirmişti.

Ekspresyonizmin etkisindeki sanatçılar, bu hikayelerin kahramanlarını aynı zamanda yaşadıkları toplumdaki insanlarla özdeşleştirip, Ekspresyonizmin biçimsel özelliklerinden de yararlanarak, kusursuz bir soyutlama yapmayı başardılar. Bu dönemin genel yapısını en iyi anlatan hikaye ise; aynı zamanda akımında en ses getiren filmlerinden biri olan Dr.Cagliari’nin Muayenehanesi’dir. Filmdeki Francis’in çılgınlığı, bir Almanın çılgınlığıyla örtüşür, onun çelişkilerle dolu içsel dünyası ise; şekilsiz evler, koyu renklerdeki dikkatsizce hazırlanmış dekorlar ve gölgelerle, perdede yansımasını bulur. Böylece sanatçı, eserine konu edindiği karakteri bir toplumla bütünleştirip, onun ruhsal halini olabildiğince soyut bir şekilde ekrana aktarmıştır. Yönetmen Robert Wiene’nin kullandığı teknikler ise, sinemada Ekspresyonizmin bütün belirtilerini tek tek ortaya döker. Filme soyutluk katan ve rahatsızlık veren, geometrik şekillerle deforme edilmiş perspektifler, gotik mimariyi andıran kubbeli ve karanlık yapılar, koyu gölgeler, kimi zaman tedirgin edici sert ışıklar aslında hep 1920’lerin karanlık ve umutsuz dünyasının dışavurumunu ifade ederler.

Dr. Cagliari’den sonra arka arkaya Fritz Lang’ın Der Müde Tod, Dr. Mabuse der Spieler’i, Arthur von Gerlach’ın Vanina’sı, Murnau’nun Nosferatu, Phantom ve Faust filmleri geldi. Robert Wiene dışında bu akımın içinde yer alan yönetmenlerden en çok Fritz Lang ve Murnau öne çıktılar. Başlığın konusuyla alakalı bir şekilde, burada sinemanın ustalarından Lang’ı, bir başka yazının konusu yapmayı umarak, Murnau ve filmlerine göz atmakta fayda var.

Savaştan sonra 1920’lerde yeni yeni toparlanmaya başlayan film stüdyoları Dr. Cagliari’nin de başarısıyla Alman Ekspresyonistlerine karşı bir ilgi duymaya başladılar. Bu dönemde stüdyo için kapalı alanlarda filmler çekilse de, Ekspresyonizmin doğasında olan özgürlükten de yola çıkarak Murnau, Karpatlar’a giderek hem çıkışını sağlayan ve hem de hala en çok bilinen filmi olan Nosferatu’nun (1922) çekimlerine başladı. İngiliz yazar Bram Stoker’ın eserinden uyarlanan Nosferatu, çok bilindik bir vampir hikayesini konu alıyor. Ondan yıllar sonra F.Ford Coppola’nın muhteşem uyarlamasıyla izlediğimiz hikaye, Kont Orloc’un bir ev almak istemesiyle başlıyor. Orloc’un almak istediği ev için aracılık yapan Hutter, işin içinde büyük bir para olduğunu öğrenince işe balıklama atlıyor ve Karpatlar’a doğru uzun bir yolculuğa çıkıyordu. Hutter para kazanmak için sevgilisini geride bırakıp Kont Orloc’un şatosuna giderken aynı zamanda ruhunun da değerini anlamıyor ve olağanca saflığıyla Orloc’un şatosunun yolunu tutuyordu. Şatoya girer girmez olayların aslını öğrense de iş işten geçiyor, “karanlık ölümün diyarından gelen, insanların kanı ile beslenip özgürleşen” Nosferatu’nun kölesi oluyordu. Bu hikaye aslında Ekspresyonistlerin anlatmak istediği hikayelere hiçte yabancı değildi. Para için hem sevdiğini arkada bırakan hem de ruhunu şeytana teslim etmekten geri kalmayan Hutter’in hikayesi, o dönemdeki sefaletle birlikte ruhlarını satacak duruma gelmiş zavallı insanların birer yansıması gibiydi.

Murnau yarattığı klostrofobik ve tekinsiz atmosferle, Nosferatu’nun soğuk ve korkutucu duruşuyla, Hutter’i takip eden büyük ve koyu gölgelerle inanılmaz bir film kotarıyordu. İnsanlar ölümün son halini görene kadar, çoktan ölümü bütün hücreleriyle hissediyorlardı.

Murnau’nun bu başyapıtından sonra buna yakın bir film çekmesi için aradan dört yıl geçti. 1926’ya gelindiğinde ise Murnau, bir başka edebiyat başyapıtını, Goethe’nin Faust’unu beyazperdeye aktardı. Goethe 60 yılda tamamladığı, deneyimlerini ve dünya görüşünü eserin her diyaloğuna yansıttığı bu ölümsüz eserinde, insan ve şeytanın baştan çıkarıcılığını anlatıyordu. Aslında her insanın içinde baştan çıkarılmaya hazır bir yan olduğunu, alim doktor Faust’un hikayesiyle anlatıyordu.

Murnau’nun Faust yorumuna geçmeden önce, biraz Goethe’nin Faust’una değinmekte fayda var. Goethe küçüklüğünde Latinceden Yunancaya, resimden müziğe, mitolojiden edebiyata kadar birçok alanda özel dersler almıştır. Bu dersler ileride onun çok yönlü kişiliğinin de temelini oluştururlar. Goethe ilk gençlik yıllarından beri doğaya aşıktır, aynı zamanda çok romantiktir. Bilimselliği hiçbir zaman elden bırakmaz, toplumsal olaylara ihtiyatlı yaklaşır. Faust’ta bu ihtiyatlı ve duyarlı yaklaşımın çocuğudur. Henüz birliğini tam anlamıyla sağlayamamış, insanların farklı yönlerde kendi ihtiyaçları çerçevesinde hareket ettikleri bir dönemde, Goethe eserini kaleme almaya başlar. Eserini hiçbir zaman bir kitap olarak düşünmez, o sadece hikayesini anlatır. İki cildi bulan ve son cildini ölümünden kısa bir süre önce bitirdiği, yazım aşaması altmış yılı bulan eser, bu yüzden bu kadar uzun sürede tamamlanır.

Doktor Faust, dünyadaki zamanını sürekli okuyarak, araştırarak, kendini bilime adayarak geçirir. En iyiyi bulmak içinse birçok insana da zarar vermekten çekinmez. Faust iyice yaşlanmasına ve dünyadaki her insandan daha çok şey bilmesine rağmen, ruhlar aleminin bilgisine ulaşmak ister. Şeytan (Mephisto) ise; onun bu durumundan yararlanarak, onu kendi tarafına çekebilmek için, Tanrı ile bir iddiaya girer. Doktor Faust’un Mephisto ile karşılaşması da böyle başlar.

Faust’un bilgisi ve deneyimi ona bir türlü huzur vermemekte, onu öbür dünyanın gizemlerine götürmemektedir. Mephisto ise; Faust’un istediği her şeyi yapabileceğini söyleyerek bu bilgini kandırır. Önce Faust’a gençliğini geri verir, daha sonra da ona aşkı verir. Fakat sonuç yine Faust’un mutsuzluğuyla noktalanır.

Bu klasik hikayede Goethe’nin romantizmini görmek hiç şaşırtıcı değil aslında. Geçmişinde de yalnız kalamayan, sürekli bir sevgili bulan, sevgisini göstermekten çekinmeyen Goethe, karakterini de romantikleştirmiştir. Faust’un gençliği de Goethe’nin yaşadığı dönemin klasik bir insan tiplemesidir. Bencildir, aşkı uğruna her şeyi yapar, aşkı uğruna gerektiğinde en yakın yardımcısını bile satmaktan çekinmez. Onun karşısındaki Mephisto’da karanlık olan bir çağın, bir dünyanın dışavurumu gibidir. Faust’u kandıran aslında sadece Şeytan değil, aynı zamanda içinde yaşadığı toplumdur bir anlamda. Faust ve Mephisto aslında ayrıksı görünen yanlarına rağmen, tıpkı dönemin insanları gibi, içinde iyi ve kötünün organik bir bağ kurduğu bütünsel bir yaşam formudur. İkisi de birbirlerini tamamlarlar.

Murnau’un Faust uyarlamasına geçersek; Murnau’nun uyarladığı eserin en çok Faust ve Mephisto arasındaki karşıtlıklara ve yatkınlıklara yoğunlaştığını söylemek yanlış olmaz. Ekspresyonizmin karanlık ve gotik atmosferi, Faust’un aşk hikayesinde de kendini gösterir. Marguerite’in saflığı ve içten sevgisi bile, filmin tümüne sinen Mephisto’nun korkutucu hayaletinin etkisinde, saflığını yitirir. Faust tasviri ise; her ne kadar Goethe’nin romantizmini gösteren bazı sahneler olsa da, Mephisto ile yakınlıkları ile dikkat çeker. Faust ve Mephisto birbirine çok yakın iki karakter gibidir. Filmin hemen başında Faust yaptığı anlaşmanın vehametini anlasa da, bundan o kadar keder duymaz, onun yerine kendi bencilliğinde gençliğinin tadını çıkarmaya başlar. Nihayet beklenen son geldiğinde ise, tipik bir insan gibi pişmanlığının fayda etmediğini anlar. Yine de kendi bencilliğinden dolayı kurban ettiği Marguerite sayesinde, Mephisto’nun kanatlarından kurtulmayı başarır.

Şekilsel özellikler olarak Alman Ekspresyonizminin doruk noktalarından biridir Faust. Işık geçişleri, kullanılan kapalı mekanlar, mekanların içindeki deforme olmuş şekilsel yapılar, şehrin karanlık atmosferi, Mephisto’nun tedirgin edici yansıması, insanı ürperten gölgeler…

Murnau, bu eserinden sonra Ekspresyonizmin yoğun etkisinde olan, Kammerspiel türünde filmler çekmeye devam etti. Fakat bu türe ve bu türün içinde kalan yapımlarına başka bir yazıda değinmek üzere, Murnau ve Faust’a burada nokta koymakta fayda var. Alman Ekspresyonizminin ve sessiz sinemanın en önemli yönetmenlerinden olan, ışık kullanımında ve mekan planlamasında çok önemli işler çıkaran, bu büyük yönetmeni hala izlememiş olanların izlemesini ve keşfetmesini tavsiye ederim.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleUmberto D
Sonraki makaleVargtimmen
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK