Vivre Sa Vie

Vivre Sa Vie

537
0
PAYLAŞ

vivre-sa-vie

“Hayıflandığım şey, her yerde olduğu gibi sinemada da her şeyin totaliter olması. Bir işi yapmanın başka hiçbir yolu olmayıp, sadece tek bir yolu varmışçasına…”

Ne mutlu ki sinemaseverlere, sadece hayıflanmakla kalmadı Godard; hayıflandığı şeyi değiştirdi. Sinema denen sanat dalının tanımını yeniden yaptı. 1950’lerin ortalarında kısa filmlerle başladığı yönetmenlik kariyerine, 1959 yılında sinema tarihinin dönüm noktalarından birine imzasını atarak devam etti, ilk uzun metraj çalışması olan À Bout de Souffle ile. Bugün, Fransız Yeni Dalga akımının ilk ve en önemli yapıtı olarak kabul edilen bu filmi, 1960’lı yıllar boyunca Jean-Paul Belmando, Anna Karina, Brigitte Bardot, Jean-Pierre Léaud gibi oyuncularla süslü bir dizi başyapıt izledi.

Ancak “Sinema bir istasyon değildir. Sinema trendir.” diye buyurdu Godard ve 1969’dan 1971’e kadar süren iki yıllık bir dönem boyunca klasik sinema anlayışına tamamiyle sırtını dönerek, adını Rus yönetmen Dziga Vertov’dan alan bir çalışma grubuyla beraber, kendi deyimiyle deneysel sinemayı devrimci mücadele ile birleştirmeye çalıştığı politik içerikli filmler çekti. Bugün için pek fazla önemsenmeyen hatta bilinçli bir tercihle ticari gösterime sokulmadıklarından dolayı o dönemlerde de geniş kitlelere ulaşmamış olan bu filmlerin ardından Godard’ın dönüş filmi, Jean Pierre Gorin ile beraber çektiği ve yine politik içerikli bir yapım olan Tout va Bien oldu.

Sonrasında, yeni bir dönem daha başladı Godard için. Bir süre video formatında filmlere yöneldi. Amaç yine aynıydı; totaliter bir sinema anlayışının karşısında durmak, farklı olanı denemek ve kendisini ifade edebileceği yeni anlatım yolları aramak. 1970’li yıllar boyunca devam eden bu arayışlara son noktayı koyan film ise 1980 yapımı Sauve Qui Peut (la vie) oldu. Yıllandıkça kıymetlenen ve bugün yönetmenin en iyi filmleri arasında gösterilen bu filmi, değerleri hâlâ tam olarak teslim edilmemiş olsa da, kimi sinema yazarlarının ya da yönetmenlerin baş tacı ettikleri Passion, Je Vous Salue, Marie ve Nouvelle Vague gibi yapımlar izledi.

Yarım asırlık bu sinema üstadı bugün hâlâ Éloge de L’Amour ya da Notre Musique gibi filmlerle sinemaseverleri şaşırtmaya devam ediyor. Belki en iyi dönemi 1960’lı yıllarda kalmış olsa da, hiç kuşku yok ki Godard’ın sinema sanatına katkısı, birkaç başyapıttan çok daha fazlasını ifade ediyor. Öyle ki, başka bir yönetmenin ağzından çıksa ancak bir espri olarak algılanabilecek olan “Sinemada pek istediğimi yaptığımı söyleyemem. Belki sadece 20 kez yapabildim.” sözleri, o söyleyince neredeyse tevazu gibi kalıyor.

Andrew Sarris’in “Bir çelişkiler toplamı numunesi: Haşin ama kırılgan; en zarif üslupçu ve en kaba polemikçi; şu anın adamı ve çağların sanatçısı” sözleriyle tanımladığı Jean-Luc Godard’ın filmografisine ilişkin kısa bir özet geçmeye çalıştığım yazının bu kısmını, zamanında BuRnOut’un filmin altyazı çevirisi için açtığım duyuru başlığına yazdığı “Godard is God” sözlerine atıfta bulunarak onun en iyi filmlerinden Vivre Sa Vie’ye bağlamak istiyorum: And God Created Woman…

Godard, Vivre Sa Vie’de, henüz 22 yaşında olan, evli ve çocuklu, güzeller güzeli Nana’nın fahişeliğe sürükleniş öyküsünü anlatıyor. Film, aktris olma hayalleriyle yanıp tutuşan Nana’nın sahip olduğu her şeyi (bir eş ve bir bebek) geride bırakarak yepyeni bir hayata merhaba demesiyle başlıyor.

Açılışta, uzunca bir ayrılık sahnesi, Nana’ya istediği gibi bir hayat sunmaktan çok uzak olan beş parasız Paul’un, yeniden bir araya gelme umutlarına son dardeyi indirirken, daha sonraki bir sahnede ise Nana’nın günlerdir görmediği bebeğinin resimlerine bakarken gösterdiği soğuk tepki, onun filme de adını veren hayatını yaşama arzusunun, kendisini sürekli olarak kısıtlayan sorumlulukları karşısında, ne denli ağır bastığının ipuçlarını sunuyor: “Bana fazla benzemiyor, sana daha çok benziyor.”

Bu filminde Godard, yapacağı her seçimin tek sorumlusunun sadece kendisi olduğunu düşünen Nana’yı bekleyen acı hayat derslerini, seyircisine 12 bölüm halinde aktarıyor. Ama bunu yaparken elbette ki her bölüme farklı tatlar katmayı da ihmal etmiyor. Örneğin, bir bölüm fahişelik üzerine kısa bir belgesel sanki; bir başka bölümde ise Nana ile bir filozof arasında geçen felsefi bir sohbetle büyülüyor Godard, seyircisini…

Ancak tüm diğer özelliklerinden ziyade film asıl gücünü, başka hiçbir Godard filminde rastlanmayacak kadar hüzünlü bir müzik çalışması ile (Ne büyüksün Michel Legrand!) Anna Karina’nın benzersiz varlığından alıyor. Jean-Luc Godard’ın her şeyin bir film olduğunu sürekli olarak seyircisinin gözüne sokan mesafeli tavrıyla müthiş bir tezat oluşturan bu iki unsur Vivre Sa Vie’yi, seyretme ayrıcalığını yaşayanların kalbinde çok özel bir noktaya taşımaya fazlasıyla yetiyor.

Latif Güven
bob.leflambeur@mynet.com

———————————————————————————–

Jean-Luc Godard, Vivre Sa Vie’de filmin başında belirttiği gibi, hayatın farklı 12 evresinden oluşan, hayatını yaşamaya çalışan Nana’nın hikayesini anlatır. Yeni Dalga akımının içindeki yönetmenlere kıyasla Bazin’le birlikte, varoluşçuların ve Hegel’in felsefesinden de etkilenen Godard, bu filminde varoluşçu yanını ön planda tutar. Bu yüzden de onun en kişisel ve kendi halindeki filmi belki de Vivre Sa Vie. Özellikle 1960’ların ortasından sonra siyasallaşan sinemasını göz önüne aldığımızda ve Vivre Sa Vie’yi izleyen kadın ve fahişelik temalı filmleriyle kıyaslarsak, daha kişisel bir çalışma olduğunun farkına varabiliriz.

Etkilendiği isimler gibi Godard’da sinemayı, “insanların kendi zihinlerinde oluşturduğu bir yapıya(gestalt)” benzetir. Bu tanımla orantılı olarak film de, “izleyicin çeşitli film öğelerini seçip, bunları birbirine ekleyerek oluşturduğu bir yapıdır.(gestalt)” Onun bu tanımlarının perdede yansımasını en net gördüğümüz filmlerden biridir, bu anlamda Vivre Sa Vie. Film 12 farklı bölüme ayrılmış ve izleyiciden bunları kendi zihninde birleştirerek bir bütün oluşturması beklenmiştir. Sonuçta biz, Nana’nın hayatını her evresiyle izlemiş oluruz ve filmin sonunda Nana’nın yaşamı hakkında kendi zihnimizde bir “yapı(gestalt)” oluştururuz. Anti-gerçekçiliğiyle tanınan Godard’da böylece, Nana’nın gerçekliğini parçalara ayırarak, her parçayı ayrı ayrı vererek herkesin kendi kurgusunu oluşturmasına olanak sağlar. Aynı zamanda Godard’a göre, “gerçeklikte hayat gibi olmalı ve başlangıcı ve sonu belirsiz olmalıdır.” Bu yüzden Nana’nın hayatını anlatan 12 bölüm arasında, birbirinden alakasız, kimi sıkıcı kimi işlevsel birbirinden farklı bölümlerde görmemiz mümkündür. Filmin başında Nana karakterinin yüzü gösterilmez, uzun süre kamera arkadan yaklaşır Nana’ya ve Nana karanlık içinde resmedilir. Tıpkı film içinde bahsedilen “vignette” tarzında çizilmiş portreler gibi; “yalnızca baş ve omuzlardan ibaret bir portre; gövde, kollar ve hatta o parlak saçların uç kısımları bile arka planı oluşturan derin karanlığın gölgesinde eriyip gitmiştir.” Bu tanım işte Godard’ın çizdiği ve ekrana yansıttığı Nana’nın açılımıdır adeta. Yeni bölümleri izleyerek Nana hakkında daha fazla bilgiye ulaştığımızda, Nana’nın niçin bu karanlık portreyle resmedildiğini daha iyi anlarız.

Nana, yaşadığı döneme göre “ideal” bir kadın görünümünde değildir. Özgürlüğüne düşkündür, özgür seçimler yapması gerektiğine inanır, hayatını anlamlandırmak yerine her şeyi oluruna bırakır. Hüzünlüdür, melankoliktir, varoluşsal sorunları vardır, hayatın güzel olduğunu, onun tadını çıkarmak gerektiğini düşünür. Her şeyin kendi sorumluluğumuzda olduğuna inanır. Ama yavaş yavaş Nana’da çözülmeye başlar. Yaptığı seçimler onun hayatını istediği gibi yaşamasına olanak sağlamaz ve bir süre sonra, o hayatını yaşayacağına, hayat onu yaşar. Sürekli hatalar yapar ve yaptığı hatalar, onu yeni hatalara doğru götürür. Burada Godard, Hegel’in felsefesine vurguda bulunur. Hata yapmadan doğruyu bulamayacağımızı belirterek, “Hayatta her insan hatalarıyla yaşar, önemli olan bunlarla baş edebilmektir.” düsturunu ortaya koyar. Nana’da hatalarıyla yaşamaya çalışır, bu kolay olmaz. Kimi zaman bir otel odasında mutsuzluğu aniden üstüne çöküverir. Aynadaki yansımasına bakar Nana, ama yansımasında gördüğü görüntü kendisi değildir. Bedenin satılması bir süre sonra, ruhun da satılmasını beraberinde getirmiştir. Bu bizi tekrar filmin açılışındaki Montaigne’nin sözüne götürür: “Her şeyini başkalarıyla paylaşsan da, özünü hep kendine sakla.” Nana, yaşayabilmek, belki oyuncu olabilmek için bedenini paylaşır, ama bu paylaşımdan sonra özünü de kaybeder. Bunun bedeli Nana için ağır olur. Nana belki de bunu başından beri sezmiştir. Sinema da Jeanne D’arc’ı izlerken ağlaması da belki bunun içindir. J.D’arc gibi belki, o da erkeklerin egemen olduğu bir dünyada, kendi istediği gibi yaşamanın bedelinin ağır olacağını başından beri biliyordur. “Her şey olacağına varır.” sözüne inansa da, onun bu söze inanışı biraz çocukça biraz da romantik bir yaklaşımdır. Olacağını bilse de, bunu değiştirmek için çaba sarf eder Nana, hayatın onu oradan oraya sürüklemesine bu yüzden izin verir. Çünkü bir yerde hayatını tekrar eline alacağına, hayatını istediği gibi yaşayacağını düşünür. Ama baktığımızda Nana’da hayat arayışında diğerleri gibi, karanlığın gölgesinde eriyerek, yavaş yavaş bedeni gibi ruhunu da kaybeder. Poe’nin kitabında geçen söz gibi, “O zaten çoktan ölmüştü…” ama bunun farkında değildi…

Özel olmayı isteyen ama bunun nedenini bilmeyen, hayatını yaşamak isteyen ve her şeyi oluruna bırakan ama sorumluluklarımızı üstlenmemiz gerektiğine inanan, yeri geldiğinde Sartrecı yeri geldiğinde Hegelci olabilen Nana, hayatını daha iyi yaşamak için bir süreliğine bıraktığında ne yazık ki bir daha onu yakalayamaz. İnsanların yaşadığı ikilemler, hayatın devinimi, yaşamın zorluğu Nana’yı trajik sonuna doğru sürükler. Hegel’in felsefesinde belirttiği gibi, “diyalektik çelişmelerini” aşamayan Nana, kendi sonunu kendi hazırlamıştır. Godard bir yazısında, “Düşünmüyoruz, düşünülüyoruz. Kendimizin olan bir şeyimiz yok. Bakmıyoruz, şeyler tarafından bakılıyoruz. Bakışlarımız yöneltiliyor, düşüncelerimiz de belki…” diyor. Nana karakteri bu açıdan, düşmeye çalışan, bakan ve görmeye çalışan tam bir Godard karakteridir.

Nana karakteri bütün bu açılımlarını göz önüne alarak değerlendirdiğimizde, günümüz dünyasında birçok insanın kolayca özdeşleşebileceği bir karakterdir. Ama yönetmen Godard olunca, klasik anlatıya ve sinemanın özellikle “özdeşleşme” işlevine karşı oluşuyla Nana ile seyircinin özdeşleşmesi engelleniyor. Hikaye trajik olmasına rağmen, Yeni Dalga’nın genel özelliklerinden biri olan, “seyirciye her zaman bir film izlediğini hatırlatma” kuralından yola çıkarak filmi mesafeli bir şekilde anlatıyor. Dramatik yapıyı birçok sahnede özellikle bozuyor. Mizansenlerini buna göre ayarlıyor, bazı sahnelerde en ateşli bir felsefe sohbetinin içindeyken Anna Karina bu yüzden kameraya bakarak hınzırca bir ifade takınıyor. Zaman zaman uzun plan çekimler, kameranın varlığını hatırlatan kaydırmalar ve ani bir sonla Godard yine yapı bozumculuğunu bir kez daha gösteriyor. Nana’nın hikayesiyle, Serseri Aşıklar’dan sonra başladığı, kadının toplumdaki yerini ve fahişeliğin neden-sonuç ilişkisini sorguladığı filmlerine bir yenisini daha ekliyor. Bu açıdan bakıldığında da filmin içinde bir bölüm ayrılan, fahişelik nedir, düzen nasıl işler, kanuni yükümlülükleri nelerdir gibi sorularda arka arkaya yanıtlanıyor. Godard’ın dediği gibi; “Sinema, sanat ile yaşam arası bir şeydir. Resim ve edebiyattan farklı olarak hem yaşamı verir, hem de yaşamdan alır.” Vivre Sa Vie de Godard, hem toplumsal sorunları yeniden tartışmaya açmış, bir kadının özgür seçimlerinin sonuçlarını göstermiş hem de sanat ile yaşamı aynı potada eritmeyi başarmıştır.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleWings of Desire
Sonraki makaleGreat Silence
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK