Wings of Desire

Wings of Desire

474
0
PAYLAŞ

Alman sineması, sinemanın ilk dönemlerinden beri çok önemli yönetmenler yetiştirmiş, kendine özgü bir anlatımı olan, önemli sinemalardan biridir. İlk dönemde Fritz Lang, F.W. Murnau, Leni Riefenstahl, Ernst Lubitsch gibi birbirinden önemli yönetmenler çıkarmıştır. Fakat dünya savaşlarından sonra Alman sineması, genel olarak bütün Avrupa sinemasında olduğu gibi Amerikan kültürünün etkisi altına girdi. Sinemalarda Amerikan filmleri gösterilmeye başlandı. Gündelik hayatta Amerikan yaşam tarzının etkileri arttı.

“Yeni Alman Sineması” akımı ise; bu etkiye bir başkaldırı niteliğinde, bir öze dönüş şeklinde ortaya çıktı. Bu dönemde Volker Schlödorff, R.W. Fassbinder, Werner Herzog, Wim Wenders gibi önemli yönetmenler yetişti. Werner Herzog’un da dediği gibi o kuşaktan yetişen yönetmenlerin artık sinemalarında uzak olamayacağı bir konu vardı; dünya savaşından sonra parçalanan Alman toplumu ve bir histeriye dönüşen Nazi “katliamı”. Filmlerinde sık sık bu parçalanmışlığa ve savaş sonrası ülkeyi hegemonyası altına alan Amerikan kültürüne yer verdiler.

Bu akımın önemli yönetmenlerinden Wim Wenders ise; sinemasının özüne fotoğrafın “aurasını” yerleştirdi. Tıpkı Ki-Duk Kim’in sineması gibi o da görüntüleriyle çok şey anlatmayı başardı. “Zamanı görüntü ile yazabilen” yönetmen diye anıldı. Bu tekniğiyle izleyiciler üzerinde olağanüstü bir etki bıraktı. Wenders’in de dediği gibi, “manzara artık sadece hikayenin içinde geçtiği arka plan olmaktan çıktı.” Manzara bir dekor değil, bir anlatıcı oldu. Bu tekniğini; yabancılaşma, yalnızlık, yolculuk (çoğunlukla içsel yolculuk), korku gibi konularla birleştirmeyi tercih etti. Wings of Desire filmi de Wenders sinemasının bütün özelliklerini içinde taşıması bakımından yönetmeni en iyi anlatan filmlerin başında geliyor.

Berlin Üzerine Gökyüzü, ölümsüzlükten ve sonsuzluktan sıkılmış iki yalnız meleğin gözünden bütün Berlin’i ve Berlin’deki insanların yaşamlarını anlatıyor. Melekler etrafta gezinirken biz de onların kulaklarından insanların sorunlarını dinliyoruz. İntihar etmek isteyen gençler, çocuğundan şikayetçi aileler, eve para götürmek için çare arayan insanlar, kendini tanımlamaya çalışan kadınlar… Bütün bu insanların sorunlarına bizde kulak misafiri oluyoruz. Onları dinlerken Berlin’in nasıl yabancılaşma ve çöküntü içinde olduğunu görüyoruz.

Berlin Üzerine Gökyüzü, Wenders’in en simgesel filmlerinden biri aynı zamanda. Filmde çocuklar ise; en önemli simge. Daha filmin açılışında Damiel’in çocuklarla ilgili yazdıklarını okuyoruz. Çocukların neden bu kadar özel olduğunu anlatıyor Damiel. Çocuk, saflığın sembolü. Bu saflıkları aynı zamanda dünyayı anlamayı, görünenin arkasına bakmayı ve o büyülü gerçeği görmelerini de sağlıyor. O yüzden ki sadece çocuklar melekleri görebiliyor. Ve çocuklar sorulamayanı soruyor. Ben neden benim, neden buradayım orada değilim? Zaman ne zaman başladı, uzayın sonu neresidir? Yaşam güneşin altında süregelen bir rüya değil midir? Kötülük gerçekten var mıdır, hangi insan gerçekten kötüdür?

Çocukların simgesel anlamını aklımızın bir köşesine yazdıktan sonra, iki meleğin yolculuğuna tekrar ortak oluyoruz. Film iki meleğin dünyaya anlam verme çabası içindeyken, dinledikleri insanlarında kendi içlerinde varoluşlarını sorgulamaları üzerinden gelişiyor. Arka planda da savaşa, Nazilerin acımasızlığına, savaş sonrası Berlin Duvarı ile bölünen Almanya’ya ve parçalanmışlığın etkilediği Alman toplumuna eleştirel bir bakış söz konusu. Bu bölümlerde 2.Dünya Savaşı ile ilgili gerçek görüntüler kullanılmış. Bu sayede yönetmen, gerçekten yaşanmış görüntüleri göstererek, Almanların geçmişleriyle hesaplaşmalarını da istiyor.

Filmde verilmek istenen mesajlardan biri de, insanların yaşamsal zorunluluklarının baskısı altındayken yaşamın büyüsünü kaybetmeleri. Çocuklar ise; daha önce değindiğimiz gibi saflıkları sayesinde bu büyüyü yakalayabiliyor. Çünkü çocuklar için her şey daha basit. Onların zorunlulukları yok, onların toplum içinde kullandıkları maskeleri yok, onlar dürüst ve saf. İnsanlar sürekli peşinde koşacak yeni ihtiyaçlar yaratıyor. Bireyler, dağın zirvesine çıktığında daha büyük bir zirveyi istiyor, yaşadığı şehirden daha büyük bir şehrin hayalini kuruyor. Tatmin olmaları bu yüzden zor. Damiel’in de dediği gibi, “Hep, hiç istediğin gibi değildir.” Çocuklar ise o anın tadını çıkarıyor, sahip olduklarının hesabını yapmıyor. Elindekilerle mutlu oluyor.

Film hem siyah-beyaz hem renkli çekilmiş. Filmin renkli olduğu zamanlar arzunun baskın olduğu yerler. Özellikle sirkte çalışan trapezci Marion’un kendini bulma arayışında, arzu sürekli kendini hissettiriyor. Filmin önemli bir bölümünde Marion’un varoluşsal problemine şahit oluyoruz.

“Zaman her şeyin ilacıdır, fakat ya zaman hastalığın kendisiyse?
Her şey öylesine boş, uyumsuz ki… Boşluk, korku… Korku… Korku… Ormanda kaybolmuş bir hayvan gibi… Kimsin sen, artık bilmiyorum.
…Berlin… Burada bir yabancıyım, ancak çok tanıdık geliyor.”
(Marion)

Marion sık sık kendini bir boşlukta hissediyor, onu yeniden hayata bağlayan şey ise içindeki arzusu. Bu arzu öylesine güçlü ki, Damiel’i de etkiliyor. Damiel onun bu güçlü arzusu karşısında hayatı tanıma ve anlama isteği duyuyor. Bu şekilde melekliğinden vazgeçerek bir insana dönüşüyor. Bundan sonra ise; Damiel’in bir yandan dünyayı tanıma çabalarını, bir yandan da Marion’u arayışını izliyoruz. Bu aşk sayesinde Damiel insan olmayı başarıyor.

“Dünyanın ardındaydım ve küsmüşüm o dünyaya.” (Damiel)

Berlin Üzerine Gökyüzü sinema tarihinin en unutulmaz filmlerinden biri. Varoluşsal felsefeyi perdeye bu kadar iyi yansıtan, iletişimsizliği ve yabancılaşmayı bu kadar iyi anlatan bir filme çok az rastlayabilirsiniz. Alman toplumunun bölünmüşlüğünü, geçmişlerinin ağır faturasını ve bu yük karşısında parçalanıp yabancılaşan Almanları anlatan çok çarpıcı bir yapım. Monologlar üzerinden ilerlemesine rağmen, inanılmaz karelerle derdini anlatan bir şaheser. Görüntüleri ve müzikleri kadar, yönetmenin kullandığı çekim açıları da yabancılaşmayı çok iyi anlatıyor. Berlin Üzerine Gökyüzü’ünü nasıl tanımlarız diye düşünüyorum da, aklıma ancak filmden diyaloglar geliyor yine.

“Albert Camus, gündüz ışığı, çocuğun gözleri, ilk yağmur damlalarının düşüşü, ekmek ve şarap, evin içindeki evin hayali…”

Berlin Üzerine Gökyüzü, belki de yabancılaşmanın pelikülde hayat bulduğu varoluşsal bir şiir… Bir monolog… Kapalı bir havada insanın içine düşen sıkıntı… Sigaranın dumanı… Kalabalıklar arasındaki yalnızlığın duyumsaması… Melankolinin 35mm de hayat buluşu…

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

 

PAYLAŞ
Önceki makaleBob le Flambeur
Sonraki makaleVivre Sa Vie
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK