Ben X

Ben X

399
0
PAYLAŞ

ben-x

Yaklaşık beş yıl önce Belçika’da otistik bir çocuk toplumun baskısına dayanamaz ve intihar eder. Bu olaydan çok etkilenen Nic Balthazar’da bu hikayeyi beyazperdeye taşımaya karar verir. Ben X, yönetmenin ve Ben’i canlandıran başrol oyuncusu Greg Timmermans’ın ilk sinema deneyimi olmasına karşın, ikili bu işin altından başarıyla kalkıyor. Bunda kuşkusuz yönetmen Balthazar’ın, Ben X’i sinemaya uyarlamadan önce kafasındaki hikayeyi çeşitli formlarda yeniden yaratması etkili olmuş. Hikayeden etkilenen yönetmen, önce hikayeyle ilgili bir kitap yazmış, daha sonra da bu kitabı tiyatro oyununa dönüştürmüş. Tiyatro oyununda da filmde kullanılan belgesel görüntülere yer veren yönetmen, zamanı geldiğini düşündüğünde de kendi eserini bilgisayar oyunundaki yapıya uygun bir biçimde sinemaya uyarlamış. Bilindik teması ve basit olay örgüsüne karşın, Ben X hem derin anlamlar taşıyan hem de sinemaya getirdiği yenilikçi anlatım formuyla da dikkat çeken bir çalışma.

Ben, Aspergas sendromuna yakalanan sıradan bir otistik genç. Sinemada daha önce pek çok örneğini gördüğümüz gibi, çoğu insanın zihninde tasavvur edemeyeceği şeyleri gerçekleştirebilen, insan beyninin pek çok fonksiyonunu normal birinden daha iyi kullanabilen, detaylara verdiği önemle şaşırtıcı sonuçlara ulaşabilen bu gençlerin en büyük problemi ise topluma uyum sağlayamamak. Her şeyi detaylar bazında değerlendiren ve bu değerlendirdikleri şeyleri parçalara bölmede oldukça başarılı olan bu gençlerin, geneli algılama seviyeleri ise tam tersi şekilde başarısızlıkla sonuçlanıyor. Bu gençler tek tek olayların parçalarını değerlendirebilirken, iş genel çerçeveye bakmaya ve geneli görmeye gelince başarısızlığa uğruyorlar. Çünkü kendilerini baskı altında hissediyorlar. Sessiz oldukları için sağır zannedilen, kimseye doğrudan bakmadıkları için kör oldukları düşünülen, kimseyle konuşmadıkları için dilsiz farz edilen bu çocuklar, aslında bütün duyu organlarını normal bir insanın kullandığınından daha iyi kullanıyor. Her şeyi algılıyorlar, ama kendi içlerindeki dünyada yaşamayı tercih ediyorlar. Onların kendi içlerinde kurdukları dünyada dış dünyadaki gibi bir baskı yok. O özel dünyada topluma ayak uydurmaları istenmiyor, insanların saygı duyacağı biri olmaları gerekmiyor, her şeyi dar çerçeveden değerlendirmeleri ve yerleşik kurallara uymaları beklenmiyor. Onlar zaten kendi dünyalarında mutlular, sorun bizim onları algılayış tarzımızda başlıyor.

Otistik insanların aslında en büyük problemi, topluma ayak uyduramamalarından çok, toplumu oluşturan bireylerin onlara gereken müsamahayı göstermemesinden kaynaklanıyor. Toplumsal baskı hayatın her alanında kendini gösteriyor ve insanları tekeli altına almaya çalışıyor. Kendi gibi olmayanları dışlayan, dünyaya bir at gözlüğü takmışçasına bakan, farklılıklara saygısı olmayan ve her şeyden önemlisi eylemlerinin ileride ne sonuçlar doğuracağına aldırmayan kalabalıkları içinde eriten toplum, aslında Ben ve onun gibiler için en büyük problemi oluşturuyor. Bu noktada Ben, oynadığı frp tarzı Archlord oyunuyla kendi iç dünyası ve dışarıdaki gerçek dünya arasında bir bağ kurarak, bu bağ üzerinden toplumsal hayata kendini uyumlandırmaya çalışıyor. Gittiği yolları oyuna göre tasarlıyor, karşılaştığı insanların karakterlerini oyundaki yaratıklarla özdeşleştiriyor, içine düştüğü durumlarda vereceği tepkileri ve izleyeceği stratejileri hep bu oyunu düşünerek kuruyor. Bu, şüphesiz bir otistik çocuk için büyük bir çaba ve filmin bu aşamasında bilgisayar oyunlarında ve genel olarak sanal ortamda yaratılan sözde sosyalliğin gerçek hayata etkilerini de gösteriyor. Belki “normal” biri için internetin ve bu tarz oyunların dışarıda yaşanan hayata doğrudan bir etkisi olmuyor. Sanal olan sanalda kalıyor. Ama bir yönüyle de Ben gibi topluma ayak uydurmakta zorlanan gençler için hiç değilse deneysel bir alan yaratıyor. Bu deneysel alan sayesinde nasıl hareket edeceğini ve ne gibi stratejiler izlemesi gerektiğini yine kendi becerileriyle öğrenen bireyler, bir anlamda hiç kimsenin kendilerine anlatmadığı bir şey hakkında da dolaylı da olsa bilgi edinmiş oluyor. Ben filmin bir sahnesinde, herkesin yanlış yaptığı şeylerden dolayı onu azarladığını, ama kimsenin nasıl doğru yapacağı konusunda ona yol göstermediğini söylüyordu. Sanal dünyada yaratılan etkileşimde onlara bu yolu göstermede bir olanak sağlıyor. Bu olanağı bir fırsat olarak değerlendirmekse, tabii yine kendi becerilerine ve cesaretlerine kalıyor.

Gerçekten yaşanmış bir olaydan esinlenerek yazılan kitaptan uyarlanan Ben X, gerçekle kurguyu da çok dengeli bir biçimde birleştiriyor. Özellikle Ben’in yakın çevresiyle yapılan röportajlar ve Ben’in okulda maruz kaldığı aşağılanmalar ve hakaretler hikayenin gerçek yanını oluştururken, filmin kilisede geçen şaşırtıcı finali ise yönetmenin yaşanan trajediye karşı bir nevi tepkisi olarak görülebilir. Keşke bu filme konu olan gencin sonu da böyle olsaymış derken, yönetmen bu finaliyle de izleyicilerle Ben karakteri arasında bir empati kurdurmaya çalışıyor. Kilise gibi toplumun her kesiminden insanın toplandığı ve Tanrı karşısında herkesin eşit olduğu mesajının verildiği bir ortamda bu empatinin kurulması ise, aslında hem kendinden farklı olanları dışlayan topluma yönelik bir mesaj hem de bireysel olarak insanların günahlarını yüzlerine çarpan bir tokat. Biz farklı olanları ötekileştirdikçe onları kendi iç dünyalarında da huzursuz ettiğimizin farkına varmıyoruz ve sonuçlar çoğu zaman yeni felaketleri beraberinde getiriyor. Bilgisayar oyunlarındaki karakterler birçok defa ölüp yeniden dirilebiliyor, oysa bu gençlerin gerçek hayatta böyle bir şansları olmuyor. Giden gidiyor, geriye kalanlarsa günahlarımızdan başka bir şey değil. Yönetmen Nic Balthazar çok başarılı bir film kotarmış. Hem yazmış hem yönetmiş hem toplumsal mesaj vermiş hem de yeni anlatım teknikleriyle hikayesine farklılıklar katmış. Fakat hepsinden önemlisi, Ben ve Ben gibi olanlarla toplum arasında bir köprü oluşturulmasına zemin hazırlamış. Empati gibi sihirli bir sözcüğü vurgulayarak, karşılıklı çabanın sonuç vereceğini hatırlatmış. Yürek burkan bir hikayeden nasiplenme yoluna sapmadan, zor olanı denemiş ve bunu yaparken de hikayesini değişik formlara uyarlamayı ihmal etmemiş. Filmde konuşan öğretmen gibi yaşanılan bu trajediyi sıradan bir şey gibi görerek, sinik bir birey olmayı reddererek nasıl bu hikayeyi daha etkili bir biçimde insanlara anlatabilirimin hesabını yapmış. Ben X gerçekten izlenmesi ve üzerine düşünülmesi gereken filmlerden biri. Sinemaya anlatım olarak kattıklarına rağmen, sinema salonundan çok öteye taşan, insanların yüreklerinde de iz bırakacak türden bir hikaye.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleKatyn
Sonraki makale[Rec]

1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası’nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo’nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK