I Fidanzati

I Fidanzati

555
0
PAYLAŞ

i-fidanzati

 

İtalyan yönetmen Ermanno Olmi’nin Cannes’da Altın Palmiye Ödülü’ne de aday olan filmi I Fidanzati, 1960’ların başındaki İtalya’dan kesitler sunuyor. İlişkilerinde tıkanma yaşayan bir çiftin yaşadığı sorunları merkezine alarak, hem geniş ölçekli bir sosyal bakış açısı yakalıyor hem de bireylerin yaşadıkları sorunları ekrana taşıyor. Mikro ve makro düzeyde ele alınan hayatların ortak yazgısı ise; yalnızlık. Yaşlılık, evlilik, iş hayatı derken, yönetmen aslında toplumun hemen her kesimine yayılan ve her yaştan insanın hayatına bir şekilde etki eden yalnızlık temasını özellikle vurguluyor. Bunu yaparken kimi zaman karşıtlıklardan yararlanarak hazırladığı sekanslarla (buna en iyi örnek kilisede geçen sahne) sosyal mesajlarını veriyor, kimi zaman da müzik üzerinden yakaladığı ritimle filminin akışını sağlıyor. İtalyan Yeni Gerçekçiliği içinde yer alan yönetmenlerin de sıklıkla kullandığı gerçek mekanlar, amatör oyuncular ve uzun plan sekanslarla anlatım yapısını daha da güçlendiren yönetmen, süre olarak kısa olan filmine pek çok şeyi sığdırmayı başarıyor.

2.Dünya Savaşı’nın ardından yeni yeni yaralarını saran, hızlı bir gelişmenin yaşandığı İtalya’da pek çok sorun da gündeme gelir. Bunların başında, köy ve kent yaşamı arasında gittikçe artan uçurumlar vardır. Gelişme hızlı olunca ve bu gelişmeyi kaldıracak, bu gelişmeyi yönlendirecek köklü bir sınıf olmayınca pek çok insanda aniden kendini bu değişimin içinde bulur. Amiyane deyimiyle “sonradan görme” diye ifade edilebilecek insanların hızla türediği, köylüleri ve köy yaşantısını küçümsediği ve daha fazlasını kazanmak için kendi benliklerinden bile vazgeçtikleri bu dönemde, Olmi; yaşanan bu sınıf ve realite çatışmalarını da filminde kullanır. Bunun yanı sıra, sömürülen ve yoksulluk içinde yaşamaya çalışan işçi sınıfından karakterlerle de bir başka bakış açısı yakalar. Yaşam standartları gittikçe düş(-ürül)en, serbest zaman etkinlikleri sınırlanan ve günü kurtarmaktan başka bir şey yapamayacak duruma gelen bu insanların trajik hayatları da konu edilir. Filmin baş karakteri Giovanni’de sıradan bir işçidir. Çalışmak ve sevgilisi Liliana’yla birlikte geceleri dans salonuna giderek dans etmek haricinde yaptığı bir aktivite yoktur. Bir de yaşlı ve ilgiye muhtaç babası vardır. İşi gibi özel hayatının da bir süre sonra rutine dönüşmesi, ister istemez işine olan yabancılığı gibi eşine de yabancılaşmasına neden olur.

 

Yönetmen Ermanno Olmi, toplumsal olaylardan kesitler verirken Giovanni’nin yaşadıklarını da çizgisel bir anlatımla ekrana yansıtmaz. İzlediklerimiz, aslında geçmişin, şimdinin ve geleceğin harmanlanmasından oluşan görüntüler kümesidir. Bu anlatım tercihiyle birlikte Giovanni’nin işine ve sevgilisine yabancılaşmasına, dünyayı algılamada yaşadığı parçalanmışlığa biz de ortak oluruz. Ekranda izlediklerimiz uzun süre parça parça görüntülerden oluşan ve “olmamış” hissi veren bir yapıma aittir. Oysa, filmin muhteşem finaliyle birlikte her şey açığa çıkar ve Olmi’nin hayranlık uyandıran başarısına şahit oluruz. İkilinin mektuplaşmasıyla başlayan final periyodu; filmi anlamlandırmanın yanında, filmin melankolik atmosferini daha da perçinler. Her şey son bölümde anlam kazandığından film çok kısaymış hissi verir, bunun yanında her şeyi kavradığımızda içimize de bir ağırlık çöker. Aslında bütün bunların gerçekten yaşanmış ve yaşanacak olan basit şeylerin bir yansıması olduğu içimizi acıtır. Sıradan insanların sıradan hayatları ekranda akarken, yanyana oturup bir çift laf edemeyen, ama mektuplar aracılığıyla içlerindeki derin sevgiyi birbirlerine itiraf etmekten çekinmeyen bir çiftin hüzünlü öyküsü de melankolik tınılar eşliğinde perdede yansımasını bulur. Filmin giriş kısmındaki neşeli dans notaları artık hiç olmayacak bir dans sahnesinin habercisidir. Masum ve çocukça yaşanan flörtleşme dönemi, ilk aşk, ilk fark ediş, sonrasında el ele tutuşup gezilen sokaklar, nehir kıyılarındaki öpüşmeler, birlikte vakit geçirilen dans salonları artık geçmişte kalan birer anıdan ibarettir. En çok da her şeyin sondan başa doğru ilerlemesi acı verir. Fırtına yaklaşırken, izleyicilere güneşli günleri gösteren yönetmen Olmi, herkes güneşe alıştığında onları karanlıkla tanıştırır. Aslında izlediklerimiz aynı hayatlardır. Tekrarlanan yanlışlar aynı yanlışlardır. Yine de bu acıttığı gerçeğini değiştirmez.

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleMio Fratello é Figlio Unico
Sonraki makaleCria Cuervos
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK