Heaven & L’enfer

Heaven & L’enfer

374
0
PAYLAŞ

lenfer

Krzysztof Kieslowski ve onun vazgeçilmez senaristi Krzysztof Piesiewicz’in birlikte yazdığı Heaven ve L’enfer; aynı zamanda bir üçlemenin de ilk iki halkasını oluşturuyor. Kieslowski’nin bu üçlemeyi sinemaya uyarlamaya ömrü yetmedi, ama proje onun ölümünden sonra da yönetmene saygı duyan genç yönetmenlerin çabalarıyla devam ediyor. Cennet, Cehennem ve Araf adıyla hazırlanan üçlemenin ilk ayağı olan Cennet’i (Heaven), 2002 yılında Alman yönetmen Tom Tykwer yönetmişti. Üçlemenin Cehennem (L’enfer) bölümü ise Bosnalı yönetmen Danis Tanovic’e emanet edildi.

Heaven’de yönetmen Tykwer senaryoya bağlı kalarak, simgesel bir dil kullanarak ve kendi anlatım biçimlerini filme yedirerek başarılı bir çalışmaya imza atar. Heaven’ın senaryosu, yönetmenin bir önceki filmi Princess and the Warrior’la da kimi noktalarda benzeşir. Hikayenin gidişatı ve karakterler açısından yabancılık çekmeyen Tykwer, simgeselliği ise daha önce kullanmadığı kadar yoğun bir biçimde sergiler. Özellikle Cennet’le yukarıya yükselmek arasında yakın bir ilişki kurar. Bununla bağlantılı olarak da “yukarı çıkma” edimini; asansör, gökdelen ve helikopter gibi imgelerle anlatır. Kamera ise, daha çok panaromik açılarından görüntüleri aktarır. Bunun haricinde, yönetmenin filmi iki bölümlüdür. İlk kısım hikayenin karanlık yanını anlatırken, ikinci kısımda yönetmen aydınlığa vurguda bulunur. Bunu göstermek için de karanlık bir tünelden geçen trenin aydınlığa çıkışını, saçını sıfıra vurdurarak arınan karakterlerini ve Adem, Havva ve yasak elma arasındaki bağlantıyı simgeselleştirdiği bir dizi sekanstan yararlanır. Bu sayede Heaven, Tykwer’ın kariyerindeki en simgesel film olarak yerini alırken, Kieslowski’ye de yönetmen bir saygı duruşunda bulunur. Ayrıca yönetmen pek çok Arvo Part parçası da kullanmayı ihmal etmez.

Serinin ikinci filmi olan L’enfer’e geçtiğimizde ise; Tanovic’in Kieslowski’nin stiline daha yakın bir anlatımı tercih ettiğini görürüz. Tesadüflerin üzerine kurulan anlatım yapısı, başlarda Kieslowski filmlerinde olduğu gibi birbirinden kopuk ve dağınık bir anlatım gibi gözükür. Ama film ilerledikçe tesadüflerin, seçimlerin ve verilen kararların aslında insanların hayatlarını ne kadar çok etkilediğinin çarpıcı bir izdüşümü yakalanır. Parçalı bir anlatım ve kusursuz bir kurguyla karakterlerin birleşen hayatlarını ekrana yansıtan yönetmen, aynı zamanda senaryonun ağırlık merkezini oluşturan; karakterlerin kendi içlerinde yaşadıkları cehennemlere de vurgu yapar. Kieslowski ve Piesiewicz’in senaryoları, aslında insanların kendi içlerinde yaşadıkları cennet, cehennem ve araf kavramlarıyla ilgilidir. Cennet’te nasıl bir dağ başında, bir ağacın dibinde iki karakter kendi cennetlerini buluyorsa; Cehennem’de de bir masa başında oturan dört kadın kendi içlerindeki cehennemle yüzleşir.

L’enfer’de karakterlerin gelişimi izlenirken, bir yandan da doğanın kurallarına ve canlıların yaşama içgüdülerine uygun değişimler de Tanovic’in muhteşem sekanslarıyla ekrana taşınır. Daha filmin giriş jeneriğinde Tanovic, bizlere filmin ana fikrini de kıssadan hisseye bir kısa film tadında açıklar. Bir kuş yuvası ve içinde üç yumurta… Yumurtadan ilk çıkan kuş, hayatta kalma içgüdüsüyle diğer yumurtaları yuvadan dışarı atmaya çalışır, ama daha gücü kuvveti yerinde değildir. Bunu yaparken kendisi yuvadan düşer. Fakat tesadüf eseri hapishaneden çıkan adamın yardımıyla yuvasına geri döner ve hedefini gerçekleştirir. Güçlü olanın hayatta kaldığı doğanın yasalarına göre, ancak yaşama içgüdüsü baskın olanlar hayat kalır. Tesadüflerse bu yolculukta bizlerin peşini hiç bırakmaz. Senaryoda bu gücü vurgulamak için bir de mitolojik bir karakterden faydalanılır. Europides’in aldatılan bir kadının neler yapabileceğini gösterdiği meşhur hikayesinde, Medea karakteri aslında filmdeki bütün kadınların canlandırdığı karakterdir. Filmdeki dört kadında içlerinde bir Medea barındırır. Filmin bir yerinde bu kadınların en küçüğü olan Anne; Medea’nın intikamının boyutlarını şu sözlerle açıklar: “Kültürümüz kadınlara, faziletli ve itaatkar olmalarını dikte ediyor. Jason açığa çıkarana kadar, Medea tüm gününü çocuklarına adayan, kocasını idare eden mükemmel bir eş gibi görünüyordu. Ama son derece kıskançtı. Eşinin kalbini kazanmak için yapılabilecek son fedakarlığı yaptı: Kendi öz çocuklarını öldürdü. Onu gerçekten cezalandırmanın tek yolunun bu olduğunu biliyordu.” Evet, bu tirat Medea’nın durumunu, gelişimini ve son kertede intikamının geldiği boyutu çarpıcı bir şekilde vurguluyor olsa gerek. Kieslowski senaryodaki bu yerinde göndermeyle karakterlerinin intikamlarının boyutlarını seyircilere gösterir. Karakterlerin gelişimlerinin de Medea’nın hikayesine benzer bir şekilde geliştiğini görmek ise hikayeye objektif kalmayı zorlaştırır.
Hapisten çıkan babalarının geçmişte yaptığı ya da yapmadığı bir şey yüzünden, annesi tarafından polise ihbar edilmesi ve yuvalarının dağılışı; bu dört kadının da hazin sonunun habercisi olur. Yalnızca güçlülerin hayatta kaldığı bir dünyada bu kadınlarda ellerinden geleni yapar, ancak yanlış seçimleri onları bir Medea olmaktan da öteye geçirmez. Bir ailenin parçalanışını, Kieslowski’ye özgü sert, ağır ve vurucu bir biçimde anlatan yönetmen Tanovic; kusursuz kurgusu ve üstün yönetim becerisiyle de tek bir sekansta bir aileyi hem dağıtmayı hem de birleştirmeyi başarır. İnsanoğlunun doğası, onun yaşadığı dünyada kendine biçtiği roller, kimi zaman toplum tarafından onlara biçilen roller, kadın-erkek ilişkileri, aile kavramı gibi evrensel temalarla senaryonun zenginliklerine de duyarlı bir biçimde yaklaşan yönetmen; hayatın trajedisini de keskin gözlemlerle vurgulamaktan geri durmaz. Hayatta kalanın diğerinden üstün olmadığını, kazananın aslında kaybeden olduğunu ve hepsinin aynı talihsiz döngünün bir parçası olduğunu gösterir. İnancını yitirmiş, özveriden yoksun, çaresiz bireylerin bu döngü içinde bir türlü yönlerini bulamamasını anlatır. Yaşam döngüsünü; çekim açılarıyla, kullanıldığı mekanlarla ve titiz kurgusuyla öne çıkarır. Hayatın döngüsü sürekli kendini devam ettirirken verilen kararlarda bireylerin yollarını belirler. Bir karar bir ailenin dünyada cehennemi yaşamasına sebep olurken, son kertede Medea yine gücünden, gururundan ve asaletinden ödün vermez. Heaven’da Tykwer bu intikam temasını ve karakterinin değişimini bu kadar güçlü yansıtamaz. Philippa hapisten kaçma nedenini; “Neden kaçmak istiyorum, biliyor musun? Onu öldürmek için.” diye açıklar. Yine de onun intikamı daha doğrudan olur. Sophie, Celine ve Anne’nin yaşadıkları düşünüldüğünde, Philippa’nın gelişimi daha sığ kalır. Bunun başlıca nedeni ise, Philippa’nın her şeye rağmen yaşama olan inancını korumasıdır. Hatırlarsak L’enfer’de, Anne; Medea’yı açıklarken toplum olarak inancımızı kaybettik diyordu ve bunu aşmak için daha özverili olmaktan dem vuruyordu. Cennet ile Cehennem arasındaki en büyük farklılıklarından birini de bu inanç oluşturur. Günaha, adalete ve yaşama karşı olan inanç…

Kader, tesadüfler, inanç, döngüsellik gibi temalar üzerine yönettiği birbirinden değerli filmlerden sonra Kieslowski, keşke bu üçlemeyi de yönetseydi. Özellikle Heaven’ı Kieslowski’nin yönetimiyle izlesek acaba nasıl bir etki bırakırdı? Onun hassas dokunuluşlarından beslenen ve aslında birbirinden farksız olan iki sıradan karakterin, yerinde bir simgesellikle ve yaşamın döngüsünün iteneğini oluşturan tesadüflerle anlatılması ne hoş olurdu. Elbette Tkywer’ın Heaven’ı da bağımsız düşünürsek kötü bir film değil. Ama yönetmenin kendi sinemasında olmadığı kadar simgeselliğe başvurması, sürekli Arvo Part müziğini referans göstermesi ve Kieslowski’yi ezberlemiş tadı veren mizansenleri bir türlü o sıcaklığı vermiyor. Heaven olsa olsa iyi bir Kieslowski kopyası, ama sonuçta bu kopya olduğu gerçeğini değiştirmiyor. L’enfer ise, Kieslowski’nin anlatımını aratmayacak derecede başarılı ve taklitçilikten uzak bir yapım olarak senaryonun hakkını veriyor. Hem duyarlı hem de mesafeli… Prodüktörlerin al bu senaryoyu filme çek diyerek verdikleri bir ısmarlama işten öte, yönetmenin inanarak, bile isteye çektiği bir film. Bu da filmin her sahnesinde kendini belli ediyor. Serinin son filmini de Tanovic’in çekmesini isterdim, ama yönetmen çoktan Hollywood’a transfer olmuş bile. Bakalım seriyi sonlandırmak kime kısmet olacak. Bir şey var ki; kim olursa olsun Kieslowski’nin hayaleti onu yalnız bırakmayacaktır.

K.K. anısına…

Barış Saydam
bar_saydam@hotmail.com

PAYLAŞ
Önceki makaleSugarhouse
Sonraki makaleBoy Meets Girl
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013 yılından beri Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor. Başta Jean-Luc Godard olmak üzere Fransız Yeni Dalgası'nı, pek çok farklı sanat dalını filmlerinde ustalıkla kullanabilen yönetmenleri ve eleştirilerini sanattan ödün vermeden yapabilen filmleri seviyor. Istvan Szabo'nun sinemacılar dünyayı değiştiremez sözüne katılıyor; ama sinemanın insanı değiştirebileceğine inanıyor.

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK