Ana sayfa 2000'ler 2007 4 Months, 3 Weeks & 2 Days

4 Months, 3 Weeks & 2 Days

1096
0

4 Months

Uluslararası alanda başarı kazanmış diğer Romen filmleri gibi 4 months, 3 weeks and 2 days’de doğrudan Çavuşesku yıllarındaki düzenle ilgili uzun boylu tasvirlere girişmeden, sıradan insanların öykülerine yarattığı fon ile bu dönemin etkilerine vurguda bulunuyor. Köşe başlarındaki kuyruklardan, karaborsaya düşen ürünlerden, yurt yaşamından, akvaryumdaki balık metaforundan ve daha pek çok ayrıntıdan yönetmen Çavuşesku dönemini ve bu dönemdeki günlük yaşamı aktarıyor. İki genç kızın yaşadıklarından ve onların çaresizliklerinden geniş bir dönem profili çıkartmak elbette mümkün değil. Fakat yönetmenin derdi de bu değil zaten. Dönemin içinde sıkışmış ve çıkışı olmayan insanları ve onların içine düştükleri insanlık hallerini anlatan yönetmen, böylelikle belki de siyasi sistemlerin temelinde olmasına karşın, sürekli es geçilen insani yanları da ön plana çıkarıyor. Çavuşesku döneminde meslekleri gereği önemli olan bir grup insanın arasında Otilia yemek yerken köy-kent arasındaki ayrım keskinleştiği gibi, rejime yakın olanlarla rejime karşı olanların arasındaki yaşam standartları da kendini gösteriyor. Bir tarafta ekmek alabilmek için sıraya giren sefil halk varken, öte tarafta da yemeklere konacak malzemeleri seçmekte zorlanan bir grup insan var. Hayatla ilgili otoriteymişçesine konuşan bu ekmek elde su gölde olan güruhun masa başı sohbeti de, rejimin kolladığı kitlenin aslında yüksek standartlarda yaşadığının ve herkese eşit hizmet temeli üzerine kurulan ve özel mülkiyetin önünü kapatan komünizmin verdiği açıkları da gözler önüne seriyor. Rejimin açıklarından doğan eşitsizliklerin cezasını yine halk öderken, bu açıklardan türeyen fırsatçılar güruhunun insani değerleri hiçe sayan uygulamalarının bedellerini de korumasız insanlardan başkası ödemiyor.
Bunun sebeplerini tabii ki sadece Çavuşesku dönemi ve komünizmde aramamak gerekir. Filmdeki Otilia karakteri ve filmin genel havası bana Dardenne kardeşlerin Rosetta’sını hatırlattı. Otilia komünizmle yönetilen bir demirperde ülkesinde hayata tutunmaya çalışırken, Rosetta’da demokrasiyle yönetilen son derece modern bir Batı ülkesinde hayata tutunmaya ve umutlarını canlı tutmaya çalışıyordu. Rosetta’nın yaşamı, yaşadığı toplumun çürümüşlüğünün kanıtı gibiydi. Alkolik annesiyle, karavanlarında karnını doyurmanın derdinde olan Rosetta karakteri toplumun alt kesiminin ve çıkışsızlığın canlı bir simgesiyken, Otilia’da Çavuşesku dönemi kadınlarının bir simgesi gibi. Güçlü, kararlı ve ayakta durmaya gayretli karakterine karşın, aslında o da Rosetta’dan çok farklı olmayan kaderine içten içe isyan etmek istiyor. Bir asansörü bile beklemek ona tarifi olmaz iç sıkıntısı verirken, aslında o da omzundaki ağır yükün farkında. Sürekli oradan oraya koşuşturması, yediklerini bir türlü içinde tutamayışı ve kimseye güvenmek istemeyişi de bu yükün ve bu farkındalığın sonuçlarından…

 

Yönetmenin kürtajın ahlaki boyutuna değinmeden doğrudan bu kürtaj çevresindeki yaşamları anlatması ve filmini Claude Chabrol’un Story of Women’ına benzetmemesi, onun Rosetta karakteri dışında da Dardenne Kardeşler ile olan yakın bağınıda doğruluyor. Gözlenimci kamerası, sade kadrajları ve koyu tonlardaki renk seçimleriyle filmine arka plan yaratan yönetmen Mungiu, Rossellini ve Visconti’nin açtığı yoldan ilerleyerek filmine toplumsal gerçekçi bir biçim kazandırıyor. İnsanın etrafındaki gereksiz ayrıntıları en aza indirgeyerek, onun yaşadığı tahribatı gözler önüne seriyor. Bu tahribatı izledikten sonraysa, siyasi sistemler ve yaşanan dönemler hakkında tartışmak insana gereksizmiş gibi geliyor. Çünkü bütün bunlar bir süre sonra, esas üzerinde durulması gereken, tahrip edilmiş, tecavüze ve hakarete uğramış, insanlığı aşağılanmış bireylerin üstünü örtüyor. Oysa her şey belki de doğrudan bireyi, birey olarak anlamaya çalışmaktan geçiyor.

 

Barış Saydam

bar_saydam@hotmail.com

Önceki makaleBoy A
Sonraki makaleBal-Can-Can
1983, İstanbul doğumlu. 2006 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Altyazı dergisinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. 2008’de Avrupa Sineması isimli web sitesini kurdu. 2011 yılında Hayal Perdesi dergisinde web sitesi editörlüğüne başladı ve derginin yayın kurulunda görev aldı. TÜRVAK bünyesinde çıkartılan Cine Belge isimli derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. 2012’den beri Sinematek Derneği’nde Film Analizi dersi veriyor. 2013-2019 yılları arasında Türk Sineması Araştırmaları (TSA) projesinde koordinatör yardımcılığı ve içerik editörü olarak görev yaptı. 2018 yılından itibaren İstanbul Şehir Üniversitesi'nde görev yapıyor. Ayrıca Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam(2011), Sinemada Tarih Yazımı (2015), Erol Ağakay: Yeşilçam’a Adanmış Bir Hayat (2015), Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney (2015) ve Karanlıkta Işığı Yakalamak: Ahmet Uluçay Derlemesi (2016) isimli kitapları da bulunuyor.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here